Böylesi bir başlıktan sonra edebi bir yazı gelmezse n'olur?
Tabii ki ayıp olur!
Ne yazık ki, bugün ahlaksız havamdayım. Haliyle ayıp edicem...
Edebi yazı yazamıyorum arkadaşlar. Tüm yıl, 'Yağ oranım çok düşüüüğğğğk', 'Ne yeseeeeeem, ne yemeseeeeeem', 'Şimdi bunu yiyince östrojenlenip adet olabiliyo muyuuuuuum' diye düşünmekten, zevkine kitap okumayı unutuvermişim.
Kitap okumaya başlamam lazım! Acil!!!
Yoksa böyle ayıp etmecelerin devamı gelecek :S
Neyse yazıyı bitirmeden neyle yüzleşmem gerektiğini de söyliyim de yatıp zıbarayım bari...
TATİL BİTTİ YAHUU!!! YAZ BİTTİ!!! YARIN OKUL VAR OKUL OKUL O... KUL... KUL... KUL HAKKI... YAZIK BANA LAN?!?!?!?!
O değil de, okuldaki bütün arkadaşlarla arayı bozdum malum. Şimdi iki seçenek var başıma geleceklerle ilgili. Ya millet geçen seneki halimi unutmamış olacak, beni rahat bırakacaklar. Ben de rahat rahat sporuma mporuma gidecem takılacam öyle... Ya da... geçen seneki halimi unutmuş olup, beni ordan oraya sürükleyecekler, ben de spor yapamadığım için depresyona girecem. Girdikçe daha da girecem. Sonra...
Sonrasını düşünmüyorum ve çenemi kapıyorum.
Emeeen... Hayat bunları düşünmek için fazla kısa.
MUTLU OLUN CANOLAR!
(Şu blogu okuyan kaç tane işsiz cano vardır ki... Gerçi bir tanesini biliyorum. Starts with Cez... Ends with... neyse ortalığa açık etmiyim kendisini. Çok severim kendisini! Bu böyle biline;) )
30 Ağustos 2015 Pazar
29 Ağustos 2015 Cumartesi
PEKİ TAKMAMAK KÖTÜ MÜDÜR?
Dün büyük gündü; nam-ı diğer ENDOKRİNOLOJİ GÜNÜydü.
Tipik, hastasını geciktirmeyi seven, ama hastasıyla yüzyüze oturup konuştuğunda dünya sevimlisi olduğu anlaşılan, güleryüzlü bir özel hastane hekimine gittim.
Önce hasta hikayemi sordu. Cevapladım:
'Minik bir travma atlattım ama sonrasında kendimi acımaszıca cezalandırdım. Yaklaşık 1 yıl anoreksiyayla yaşadım. O 1 yılın içinde iyileşme sürecim de var. Tam olarak sağlıklı ve kilo aldırıcı beslenme stilini 3-4 aydır yapıyorum. 6 aydan uzun bir süredir adet görmüyorum.'
Sonra garip ekstrem sorulara geçti:
'Son 1 yıl içinde kırık çıkık geçirdin mi?'
'Bayıldın mı?'
'Tiroit fonksiyonlarında bozukluk oldu mu?'
'Kas güçsüzlüğün oldu mu?'
'...'
Cevapladım: 'Hayır!?!?!'
Açıkladı: 'Kendine ne kadar zarar verdiğini anlamaya çalışıyordum. Kaç kilosun?'
Cevapladım: 'Tartıda 50 kiloyu gördükten sonra tartıyı bıraktım. Görmek de istemiyorum'
Sordu: 'Ama seni tartmak istiyorum?'
Cevapladım: 'Sorun değil. Ama bakmak istemiyorum'
Yorumladı: 'Hiç sorun değil, söylemem. Psikolojin normale döndü mü? Normal gözüküyorsun'
Cevapladım: 'Emin olamıyorum. PTSD atakları yaşıyorum arada. Ama yaşam kalitemi çok da etkilemiyor'
Yorumladı: 'O da geçer ya, takma dert değil...'
Gülümsedim: 'Biliyorum, geçecek'
Tansiyonumu ölçtü: 'Tansiyonun 10'a 6'
Yorumladım: 'Tansiyonum ve nabzım düşük çıkar genelde. Spor yapıyorum.'
Sordu: 'Sporcu musun? Ne sporu yapıyorsun?'
Kaçamaklı cevapladım: 'Koşuyorum...'
Gözlerini açtı: 'KOŞMA!!! YASAK!!!'
Cevaplamadım...
Genel vücut muayenemi yaptı ve yorumladı: 'Her şey gayet iyi gözüküyor. Hadi şimdi seni bir tartalım'
Tarttı: 'ÇOK ZAYIFSIN!!!'
Somurttum: 'Hala mı?..'
Üsteledi: 'Bir doktor olarak söylüyorum. Zayıfsın...'
Sabah spor hocamın, kas kütlemin tam bir sporcuya uygun miktarda olduğunu söylediğini hatırladım. Barfiks çekerken karın kaslarımı kontrol edip: 'Şu an yağ yakıyorsun' demesiyle, benim barfiksten kendimi yere atmam bir olmuştu o sabah. Hocam 'Neden bunu yaptın?' dediğinde, 'Yağ yakmak istemiyorum' demiştim. Hocamın cevabı: 'Sporla iyi yağ yakmazsın kızım, kötü yağ yakarsın, bırak yansınlar. ' olmuştu.
Üzülerek: 'Ya bahsettiğiniz kişinin yağ oranı çok düşükse?' demiştim.
Hocam gözlerime bakıp: 'Kızım... Hasta, yorgun, acı çeken insanı gözünden tanırım. Senin gözlerinde sadece mutluluk ve enerji var. Kendini kısıtlama' demişti.
Yaşını başını almış, tontiş spor hocamın, babamın bana söylemesini istediğim şeyleri söylemesi... Kendimi uzun zamandır bu kadar mutlu ve sorunsuz hissetmemiştim:
'Harika bir baba olduğunuza eminim hocam.'
Hocam: 'Öyleyim. Kızım benim her şeyimdir. Sen de kızıma benziyorsun, o yüzden seni çok sevdim!'
Yeni yeni anlıyorum. Benim sorunum yağ oranı değil. Hipotalamik amenore zımbırtısı hiç değil. Benim sorunum kendimi kısıtlamak.
Ailemi hayal kırıklığına uğratmamak için... Hata yapmamak için kendimi kısıtlamak.
Başarı için, mükemmel olmak için kendimi kısıtlamak...
Hatta öyle bir alışkanlık haline gelmiş ki, bazen sadece kısıtlanmayı özlememek için kendimi kısıtlamak.
Şu an yaşadığım bütün minnak problemlerin, aslında sorun değil; ana sorunumun bir göstergesi olduğunu şimdi anlıyorum.
Endokrinologla o büyük görüşmeyi yaptım, evet. Ama yaptığım o görüşmeden sonra mutlu ya da mutsuz olmadım. Sıradan bir insana yaşadığım bir sağlık sorununu anlatırmışım gibiydi. Dedikleriyse bir kulağımdan girdi, ötekinden çıktı.
Zaman kaybı gibi gelmişti. Ama şimdi düşünüyorum da, belki de zaman kaybı değildi.
Belki de adam haklıydı. Altı üstü PTSD, geçeer gider;)
Tipik, hastasını geciktirmeyi seven, ama hastasıyla yüzyüze oturup konuştuğunda dünya sevimlisi olduğu anlaşılan, güleryüzlü bir özel hastane hekimine gittim.
Önce hasta hikayemi sordu. Cevapladım:
'Minik bir travma atlattım ama sonrasında kendimi acımaszıca cezalandırdım. Yaklaşık 1 yıl anoreksiyayla yaşadım. O 1 yılın içinde iyileşme sürecim de var. Tam olarak sağlıklı ve kilo aldırıcı beslenme stilini 3-4 aydır yapıyorum. 6 aydan uzun bir süredir adet görmüyorum.'
Sonra garip ekstrem sorulara geçti:
'Son 1 yıl içinde kırık çıkık geçirdin mi?'
'Bayıldın mı?'
'Tiroit fonksiyonlarında bozukluk oldu mu?'
'Kas güçsüzlüğün oldu mu?'
'...'
Cevapladım: 'Hayır!?!?!'
Açıkladı: 'Kendine ne kadar zarar verdiğini anlamaya çalışıyordum. Kaç kilosun?'
Cevapladım: 'Tartıda 50 kiloyu gördükten sonra tartıyı bıraktım. Görmek de istemiyorum'
Sordu: 'Ama seni tartmak istiyorum?'
Cevapladım: 'Sorun değil. Ama bakmak istemiyorum'
Yorumladı: 'Hiç sorun değil, söylemem. Psikolojin normale döndü mü? Normal gözüküyorsun'
Cevapladım: 'Emin olamıyorum. PTSD atakları yaşıyorum arada. Ama yaşam kalitemi çok da etkilemiyor'
Yorumladı: 'O da geçer ya, takma dert değil...'
Gülümsedim: 'Biliyorum, geçecek'
Tansiyonumu ölçtü: 'Tansiyonun 10'a 6'
Yorumladım: 'Tansiyonum ve nabzım düşük çıkar genelde. Spor yapıyorum.'
Sordu: 'Sporcu musun? Ne sporu yapıyorsun?'
Kaçamaklı cevapladım: 'Koşuyorum...'
Gözlerini açtı: 'KOŞMA!!! YASAK!!!'
Cevaplamadım...
Genel vücut muayenemi yaptı ve yorumladı: 'Her şey gayet iyi gözüküyor. Hadi şimdi seni bir tartalım'
Tarttı: 'ÇOK ZAYIFSIN!!!'
Somurttum: 'Hala mı?..'
Üsteledi: 'Bir doktor olarak söylüyorum. Zayıfsın...'
Sabah spor hocamın, kas kütlemin tam bir sporcuya uygun miktarda olduğunu söylediğini hatırladım. Barfiks çekerken karın kaslarımı kontrol edip: 'Şu an yağ yakıyorsun' demesiyle, benim barfiksten kendimi yere atmam bir olmuştu o sabah. Hocam 'Neden bunu yaptın?' dediğinde, 'Yağ yakmak istemiyorum' demiştim. Hocamın cevabı: 'Sporla iyi yağ yakmazsın kızım, kötü yağ yakarsın, bırak yansınlar. ' olmuştu.
Üzülerek: 'Ya bahsettiğiniz kişinin yağ oranı çok düşükse?' demiştim.
Hocam gözlerime bakıp: 'Kızım... Hasta, yorgun, acı çeken insanı gözünden tanırım. Senin gözlerinde sadece mutluluk ve enerji var. Kendini kısıtlama' demişti.
Yaşını başını almış, tontiş spor hocamın, babamın bana söylemesini istediğim şeyleri söylemesi... Kendimi uzun zamandır bu kadar mutlu ve sorunsuz hissetmemiştim:
'Harika bir baba olduğunuza eminim hocam.'
Hocam: 'Öyleyim. Kızım benim her şeyimdir. Sen de kızıma benziyorsun, o yüzden seni çok sevdim!'
Yeni yeni anlıyorum. Benim sorunum yağ oranı değil. Hipotalamik amenore zımbırtısı hiç değil. Benim sorunum kendimi kısıtlamak.
Ailemi hayal kırıklığına uğratmamak için... Hata yapmamak için kendimi kısıtlamak.
Başarı için, mükemmel olmak için kendimi kısıtlamak...
Hatta öyle bir alışkanlık haline gelmiş ki, bazen sadece kısıtlanmayı özlememek için kendimi kısıtlamak.
Şu an yaşadığım bütün minnak problemlerin, aslında sorun değil; ana sorunumun bir göstergesi olduğunu şimdi anlıyorum.
Endokrinologla o büyük görüşmeyi yaptım, evet. Ama yaptığım o görüşmeden sonra mutlu ya da mutsuz olmadım. Sıradan bir insana yaşadığım bir sağlık sorununu anlatırmışım gibiydi. Dedikleriyse bir kulağımdan girdi, ötekinden çıktı.
Zaman kaybı gibi gelmişti. Ama şimdi düşünüyorum da, belki de zaman kaybı değildi.
Belki de adam haklıydı. Altı üstü PTSD, geçeer gider;)
27 Ağustos 2015 Perşembe
AĞLAMAK HEP KÖTÜ MÜDÜR?
Sevgili günlük,
Okuldaki hocalarla arkadaş oldum. Her biri bana bir zamanlar öğrencileri olduğumu onlara unutturduğumu, beni kardeş gibi gördüklerini söylüyor. Önümde birbirlerini çekiştiriyor, benden yorum bekliyorlar.
Vaktinde dedikodusunu yaptığımız, 'Iyy, yine en iğrenç yerden soru pörtletip heppiciğimizi sınavda yere serecek' dediğimiz muhteşem kadınlarla böyle bir muhabbete girebileceğime asla inanmazdım...
Onlarla yakınlaştıkça, benimle ve özel hayatımla da ilgilenmeye başladılar. Ailemi, erkek arkadaşımı, hobilerimi sorup hakkımda fikir edinmeye çalışıyorlar.
Sanırım yaşıtlarım Bodrum'da Hawai'de denizin güneşin keyfini sürerken, ben niye ısrarla okulda popomu kırıp bilgisayar programlarıyla uğraşıyorum ya da fareleri asıp kesiyorum, bunu merak ediyorlar.
Onlara, 'burada yaptıklarım beni mutlu ediyor' dediğimde, önce anlamsız anlamsız suratıma bakıyorlar. Sonra da 'Çok ilginç, ama doğru söylüyorsun. Bizimle vakit geçirmeye başladığından beri cıvıl cıvıl bir şey oldun.' yorumları yağdırıyorlar.
Ama sanırım, en çok da dış görüntümün günden güne normalleşmesinin, ehem pardon, değişmesinin sebebini çözmeye çalışıyorlar. Bugün sonunda dayanamadılar ve sordular:
'Sen niye o kadar kilo vermiştin? N'olmuştu?'
Kendimden emin bir şekilde, utanmadan, dürüstçe cevaplayabiliyorum:
'Uzun süreçli, ağır bir depresyon atlattım.'
Bunu dedikten sonra gram pişmanlık duymuyorum. Karşımdaki insanın tepkisiyse; takdir, merak ve sevimli bir gülümseme oluyor:
'Nasıl atlattın?'
'Güçlenmeye karar verdim. Güçlendikçe kendimi sevdim. Kendimi sevdikçe de daha da güçlenmeye karar verdim'
Karşımda az evvel tebessüm ve merakla bana nasıl atlattığımı soran kadın, söyleyiş tarzımdan mıdır nedir bilmem, önce tepkisiz kalıyor, sonra gözünden yaş gelmeye başlıyor. Daha sonra kendine hakim olamayıp hüngür hüngür ağlıyor ve bana sarılıyor.
Hayır, bu kadın o bildiğiniz drama queen'lerden biri değil.
Bu kadın harbi bir kadın.
Etrafımda bulunan diğer bütün kadınlar gibi.
Kim demiş ki ağlamak güçsüzlüktür diye?
Güçlüler de ağlar!
Çünkü güçlüler acıyı bilir. Acının üstesinden gelebilmek için mücadele ederken güçlü olurlar.
Haliyle acıdan korkmazlar. Acıyı bastırmaya ihtiyaç duymazlar.
Acı ağlatır arkadaşlar. Bastırılmayan acı hele kesin ağlatır.
Ağlamaktan korkmayan, utanmayan insan güçlüdür.
Ağladığını gizleyen adam, güçsüzdür, adam değildir, çocuktur.
Tuvalete kaçıp ağlayan bir kadın, kadın değildir, çocuktur.
Ağlamaktan korkmuyorum. Ağlayanlardan hiç korkmuyorum. Onlar beni kendime getirdi.
İyi geceler...
Okuldaki hocalarla arkadaş oldum. Her biri bana bir zamanlar öğrencileri olduğumu onlara unutturduğumu, beni kardeş gibi gördüklerini söylüyor. Önümde birbirlerini çekiştiriyor, benden yorum bekliyorlar.
Vaktinde dedikodusunu yaptığımız, 'Iyy, yine en iğrenç yerden soru pörtletip heppiciğimizi sınavda yere serecek' dediğimiz muhteşem kadınlarla böyle bir muhabbete girebileceğime asla inanmazdım...
Onlarla yakınlaştıkça, benimle ve özel hayatımla da ilgilenmeye başladılar. Ailemi, erkek arkadaşımı, hobilerimi sorup hakkımda fikir edinmeye çalışıyorlar.
Sanırım yaşıtlarım Bodrum'da Hawai'de denizin güneşin keyfini sürerken, ben niye ısrarla okulda popomu kırıp bilgisayar programlarıyla uğraşıyorum ya da fareleri asıp kesiyorum, bunu merak ediyorlar.
Onlara, 'burada yaptıklarım beni mutlu ediyor' dediğimde, önce anlamsız anlamsız suratıma bakıyorlar. Sonra da 'Çok ilginç, ama doğru söylüyorsun. Bizimle vakit geçirmeye başladığından beri cıvıl cıvıl bir şey oldun.' yorumları yağdırıyorlar.
Ama sanırım, en çok da dış görüntümün günden güne normalleşmesinin, ehem pardon, değişmesinin sebebini çözmeye çalışıyorlar. Bugün sonunda dayanamadılar ve sordular:
'Sen niye o kadar kilo vermiştin? N'olmuştu?'
Kendimden emin bir şekilde, utanmadan, dürüstçe cevaplayabiliyorum:
'Uzun süreçli, ağır bir depresyon atlattım.'
Bunu dedikten sonra gram pişmanlık duymuyorum. Karşımdaki insanın tepkisiyse; takdir, merak ve sevimli bir gülümseme oluyor:
'Nasıl atlattın?'
'Güçlenmeye karar verdim. Güçlendikçe kendimi sevdim. Kendimi sevdikçe de daha da güçlenmeye karar verdim'
Karşımda az evvel tebessüm ve merakla bana nasıl atlattığımı soran kadın, söyleyiş tarzımdan mıdır nedir bilmem, önce tepkisiz kalıyor, sonra gözünden yaş gelmeye başlıyor. Daha sonra kendine hakim olamayıp hüngür hüngür ağlıyor ve bana sarılıyor.
Hayır, bu kadın o bildiğiniz drama queen'lerden biri değil.
Bu kadın harbi bir kadın.
Etrafımda bulunan diğer bütün kadınlar gibi.
Kim demiş ki ağlamak güçsüzlüktür diye?
Güçlüler de ağlar!
Çünkü güçlüler acıyı bilir. Acının üstesinden gelebilmek için mücadele ederken güçlü olurlar.
Haliyle acıdan korkmazlar. Acıyı bastırmaya ihtiyaç duymazlar.
Acı ağlatır arkadaşlar. Bastırılmayan acı hele kesin ağlatır.
Ağlamaktan korkmayan, utanmayan insan güçlüdür.
Ağladığını gizleyen adam, güçsüzdür, adam değildir, çocuktur.
Tuvalete kaçıp ağlayan bir kadın, kadın değildir, çocuktur.
Ağlamaktan korkmuyorum. Ağlayanlardan hiç korkmuyorum. Onlar beni kendime getirdi.
İyi geceler...
26 Ağustos 2015 Çarşamba
YENİ İNSAN=YENİ RENK
Sevgili günlük,
Hatırlar mısın? Sana ilk yazmaya başladığım zamanlarda, üniversitenin spor koordinatörünün gelip beni kısa koşularda yarıştırmak istemesinden ve bu fikirden bayağı bir heyecan duymamdan bahsetmiştim.
O spor hocası son haftalarda tekrar kendini gösterdi.
Çok şey öğretti, hala da öğretiyor.
Tam bir baba gibi.
Ailesini anlatıyor, 'Spor gibisi yoktur, doğru yoldasın' diyor, onu bırak ailemi bırakmak istemediğim için yurtta kalmaktansa her gün köprü trafiği çekmeyi yeğlememi bile akıllıca buluyor.
Her cümlesinden de görmüşlük geçirmişlik akıyor.
Şu son haftalarda kendimi çok daha dinlenmiş hissetmemi sağlıyor.
Acımasızca yorum yapmasını da biliyor, ama kırmadan yapıyor bu yorumları bir şekilde.
Hakkımda yaptığı en sevdiğim yorumsa şu:
'Sporla kendini nasıl zorlayacağını çok iyi biliyorsun, ama sporunu bitirdikten sonra kendini nasıl rahatlatacağını bilmiyorsun; esnemeni düzgün yapamıyorsun. Sanki rahatlamak istemiyorsun'
Koskoca 1 yıl sporu kendimi cezalandırmak için yaptığımı, spor fikrini mazoşist isteklerime kurban ettiğimi söylemeye çekinmiyorum. Her şeyimi ona anlatıyorum. Çünkü o da bana anlatıyor.
YAŞADIKLARINDAN UTANMAMAK KADAR BÜYÜK BİR HAFİFLİK YOK.
Kazandığım her gram yağ hücresinin ağırlık hissini, geçmişimden utanmayı günden güne azaltarak atıyorum.
Sanırım artık utanç mutanç da kalmadı. Önüme gelene anlatabilirim. Ne var? Erken bir orta yaş krizi geçirmişim şunun şurasında. Allah allah...
İyi geceler!
Hatırlar mısın? Sana ilk yazmaya başladığım zamanlarda, üniversitenin spor koordinatörünün gelip beni kısa koşularda yarıştırmak istemesinden ve bu fikirden bayağı bir heyecan duymamdan bahsetmiştim.
O spor hocası son haftalarda tekrar kendini gösterdi.
Çok şey öğretti, hala da öğretiyor.
Tam bir baba gibi.
Ailesini anlatıyor, 'Spor gibisi yoktur, doğru yoldasın' diyor, onu bırak ailemi bırakmak istemediğim için yurtta kalmaktansa her gün köprü trafiği çekmeyi yeğlememi bile akıllıca buluyor.
Her cümlesinden de görmüşlük geçirmişlik akıyor.
Şu son haftalarda kendimi çok daha dinlenmiş hissetmemi sağlıyor.
Acımasızca yorum yapmasını da biliyor, ama kırmadan yapıyor bu yorumları bir şekilde.
Hakkımda yaptığı en sevdiğim yorumsa şu:
'Sporla kendini nasıl zorlayacağını çok iyi biliyorsun, ama sporunu bitirdikten sonra kendini nasıl rahatlatacağını bilmiyorsun; esnemeni düzgün yapamıyorsun. Sanki rahatlamak istemiyorsun'
Koskoca 1 yıl sporu kendimi cezalandırmak için yaptığımı, spor fikrini mazoşist isteklerime kurban ettiğimi söylemeye çekinmiyorum. Her şeyimi ona anlatıyorum. Çünkü o da bana anlatıyor.
YAŞADIKLARINDAN UTANMAMAK KADAR BÜYÜK BİR HAFİFLİK YOK.
Kazandığım her gram yağ hücresinin ağırlık hissini, geçmişimden utanmayı günden güne azaltarak atıyorum.
Sanırım artık utanç mutanç da kalmadı. Önüme gelene anlatabilirim. Ne var? Erken bir orta yaş krizi geçirmişim şunun şurasında. Allah allah...
İyi geceler!
24 Ağustos 2015 Pazartesi
SEVGİ CİDDEN ÖNEMLİ BİR ŞEYMİŞ YAHU...
Çok değil, 1 yıl önce falan; bulunduğum bir ortamda 'sevginin gücü' tarzı konuşam sosyetik teyzelere rastlayınca, 'Ay anladık, mutluluktan Nirvana'ya erişmişsiniz' der, bir yerimle gülerdim. Küçümserdim o teyzeleri ve teyze ruhluları.
Bugün, stajda 30'lu yaşlarda, saygı duyduğum bir abi beni yanına çağırdı. Sevgilisinin yanında olmayışından, kendini yalnız hissedişinden ve etraftaki diğer kızlara bakma ihityacı duyduğundan bahsetti. Sonra da, 'Sadece 1 gecelik bir ilişki yaşasan, sevdiğinin bundan hiç haberi olmasa ve mutlu mesut hayatına devam etse... Bu yanlış mıdır? İhtiyaç duymuşum da yapmışım, kimsenin de kalbi kırılmaz. Bu aldatmak mıdır?' diye sordu. Bana sormuş gibi görünse de, kendini sorguladığı belliydi.
O abiye acıdım. Kendini kandırdığı için acıdım. Sevgiyi bildiğini zannettiği için acıdım.
Sevginin anlamını bilmeseydim, abiye hak verebilirdim. 1 yıl önce o abiyle tanışsaydım, 'Doğru söze ne denir be abi? Millet bağzen fazla felsefe yapıyor' derdim.
1 yılda neler değişiyor...
Katılmadığımı görünce beni ikna çalışmalarına başladı.
Erkek arkadaşımı sevip sevmediğimi sordu. Tüm kalbimle seviyorum, dedim.
22 yaşında bir kızdan beklenmeyecek bir ağırlıkla söylemiş olacağım, alay eder bir edayla, 'Neden senin ona duyduğun şey sevgi de, benim kız arkadaşıma duyduğum şey sevgi değil? Erkek arkadaşın n'aptı da bu KUTSAL HİSsi hakketti?' diye sordu.
'Hayatımı kurtardı.' dedim.
Sevginin gücünü azımsamamak lazım arkadaşlar. Sosyetik teyzeler boşuna sosyetik olmuyor. Ne çekiyorsak sevgisizlikten çekiyoruz. Ya da yeterince sevilmediğimizi hissetmemekten.
Kendini sevmeden olmuyor.
Denedim de konuşuyorum.
OL-MU-YOR...
İyi geceler.
Bugün, stajda 30'lu yaşlarda, saygı duyduğum bir abi beni yanına çağırdı. Sevgilisinin yanında olmayışından, kendini yalnız hissedişinden ve etraftaki diğer kızlara bakma ihityacı duyduğundan bahsetti. Sonra da, 'Sadece 1 gecelik bir ilişki yaşasan, sevdiğinin bundan hiç haberi olmasa ve mutlu mesut hayatına devam etse... Bu yanlış mıdır? İhtiyaç duymuşum da yapmışım, kimsenin de kalbi kırılmaz. Bu aldatmak mıdır?' diye sordu. Bana sormuş gibi görünse de, kendini sorguladığı belliydi.
O abiye acıdım. Kendini kandırdığı için acıdım. Sevgiyi bildiğini zannettiği için acıdım.
Sevginin anlamını bilmeseydim, abiye hak verebilirdim. 1 yıl önce o abiyle tanışsaydım, 'Doğru söze ne denir be abi? Millet bağzen fazla felsefe yapıyor' derdim.
1 yılda neler değişiyor...
Katılmadığımı görünce beni ikna çalışmalarına başladı.
Erkek arkadaşımı sevip sevmediğimi sordu. Tüm kalbimle seviyorum, dedim.
22 yaşında bir kızdan beklenmeyecek bir ağırlıkla söylemiş olacağım, alay eder bir edayla, 'Neden senin ona duyduğun şey sevgi de, benim kız arkadaşıma duyduğum şey sevgi değil? Erkek arkadaşın n'aptı da bu KUTSAL HİSsi hakketti?' diye sordu.
'Hayatımı kurtardı.' dedim.
Sevginin gücünü azımsamamak lazım arkadaşlar. Sosyetik teyzeler boşuna sosyetik olmuyor. Ne çekiyorsak sevgisizlikten çekiyoruz. Ya da yeterince sevilmediğimizi hissetmemekten.
Kendini sevmeden olmuyor.
Denedim de konuşuyorum.
OL-MU-YOR...
İyi geceler.
23 Ağustos 2015 Pazar
ENDOKRİNOLOG MU:s
Bugün, dünyanın en sevimli insanlarından biriyle buluşma günümdü. Kızcağız halimi merak ediyor, sordu tabii. Düzeldiğimi düşünüyordu, hala cevabın olumlu olmadığını görünce şöylecene bir soru yöneltti:
'Endokrinologun bu işe ne diyor?'
'Endokrinolog mu? O ne dimek:S'
Endokrinolojiyle ilgili minik bir açıklama yapayım arkadaşlar. Kendisi tıbbın dahiliye bölümünün bir yan dalıdır ve hormonlarla uğraşan bilim dalı olmakla birlikte, mezun olduktan sonra yönelmeyi düşündüğüm meslektir.
Ama nedense hala yüzleşmeye hazır olmadığım bir tabbi alandır.
Korkuyorum yahu...
Kızın beni bi dövmediği eksikti o tepkimden sonra.
Sanırım bana endokrinolog yolları göründü :S
1 gün sonrasından edit: 28 ağustos için aldım randevuyu. Uff kan vermemi istiycek uf olucak...
'Endokrinologun bu işe ne diyor?'
'Endokrinolog mu? O ne dimek:S'
Endokrinolojiyle ilgili minik bir açıklama yapayım arkadaşlar. Kendisi tıbbın dahiliye bölümünün bir yan dalıdır ve hormonlarla uğraşan bilim dalı olmakla birlikte, mezun olduktan sonra yönelmeyi düşündüğüm meslektir.
Ama nedense hala yüzleşmeye hazır olmadığım bir tabbi alandır.
Korkuyorum yahu...
Kızın beni bi dövmediği eksikti o tepkimden sonra.
Sanırım bana endokrinolog yolları göründü :S
1 gün sonrasından edit: 28 ağustos için aldım randevuyu. Uff kan vermemi istiycek uf olucak...
BELKİ DE İYİLEŞMENİN YOLU İYİLEŞMEK İSTEMEK DEĞİLDİR
Dün annemden özür diledim.
Tüm yıl onlara çektirdiklerim için..
Kendimi suçlamaya devam ettikçe boğulduğumu hissettiğimden onları suçlamayı tercih ettiğim için..
Onları üzdüğüm için...
Annemse, kolumu sıkıp 'Fazlalıklarını sevsinler... Hiç kafana takma kızım, önemli olan mutlu sonlar' dedi.
Kafamdaki sorunsa... Ben mutlu sona ermemiş olabilirim.
İyileşmeyi deli gibi isteyip, istediğimi elde edemedikçe karalar bağlamam nasıl bir nankörlük?
Yaşadığıma, tüm bunları atlattığıma dua etmem gerekirken niye hep daha fazlasını istiyorum?
Belki de 'iyileşmek istiyorum' demeyi bırakana kadar o mutlu sona eremeyeceğim.
Tüm yıl onlara çektirdiklerim için..
Kendimi suçlamaya devam ettikçe boğulduğumu hissettiğimden onları suçlamayı tercih ettiğim için..
Onları üzdüğüm için...
Annemse, kolumu sıkıp 'Fazlalıklarını sevsinler... Hiç kafana takma kızım, önemli olan mutlu sonlar' dedi.
Kafamdaki sorunsa... Ben mutlu sona ermemiş olabilirim.
İyileşmeyi deli gibi isteyip, istediğimi elde edemedikçe karalar bağlamam nasıl bir nankörlük?
Yaşadığıma, tüm bunları atlattığıma dua etmem gerekirken niye hep daha fazlasını istiyorum?
Belki de 'iyileşmek istiyorum' demeyi bırakana kadar o mutlu sona eremeyeceğim.
15 Ağustos 2015 Cumartesi
AİLEMİN CANINI YAKMAK İSTEMİYORUM
Sevgili günlük,
Bugünün gündemini söylüyorum: 20 YAŞ DİŞİM ÇEKİLDİ!
Koskoca bir mazoşizm yılından sonra, operasyon bana vız geldi tabii ki. Yalnız, operasyon sonrası çekilen o kemik ağrısı yok mu? Offf... İğrenç bir şey. Hala acayip ağrı yapıyor, anestezinin etkisi geçtikçe de ağrı artıyor. (operasyondan 4 saat sonrasından bahsediyorum!)
Açıkçası, ağrı iğrenç bir his olsa da, ağrıdan hoşlanmama duygusu harika bir his. Çok garip bir cümle oldu farkındayım. Şimdi, normal bir insan gibi söyleyeceğim demek istediğimi: Kendime daha fazla acı çektirmek istemiyorum, mazoşist olmak istemiyorum, artık 'normal' sıfatına layığım; bunu bilmek HARİKA BİR DUYGU.
Demin, öğlen yemeğine oturduk ve yemekte en sevdiğim balıklardan biri; levrek vardı. Ağrıya rağmen zar zor da olsa yedim, o derece güzel. Çiğnedikçe artan ağrı yüzünden yiyemediğim ekmeğe bakıp yüzümü buruşturdukça, annemle babamın suratlarında bir gülümseme belirdi:
'Kızım, nasıl güzel bir şey oldun sen... Vallahi nazar değecek! Bu kilo sana çok yakıştı; kendine geldin!'
Buraya kadarı çok iyi. Gerine gerine arkama yaslanıp, minik lokmaları hüptriklemeye devam ettim. Sonra babam konuşmaya devam etti:
'Kendine yaptığın şeylere hala inanamıyorum... Nasıl yaptın... vs vs'
Tüm 1 yıl kendimi suçlamaktan, babamın sarf ettiği cümleleri sürekli iç ses olarak duymaktan nasıl yorulmduğumu hatırladım. Başka da bir işe yaramadı babamın dedikleri.
Hala susmadı...
'Amerika'dan döndüğünde nasıl da şaşkına dönmüştüm... Nasıl üzülmüştüm... vs vs'
Artık babamı susturmak istedim, müdahale olmadan da susmayacağı belliydi:
'Baba... Ben pek öyle hatırlamıyorum.'
Babam: 'Nasıl yani?'
Ben:'Bence konuşmaya gerek yok, sadece düzeldiğime sevinelim'
Annemin hoşuna gitti babama karşı çıkmam; zaten ne zaman babama negatif bir yorumda bulunmaya yeltensem, annemin hoşuna gider: 'Yok kızım, konuş lütfen. (Sırıtmaya devam eder) Devam et. Baban merak ediyor'
Ben: 'Annem bana kilo almamı söylediği halde sen sürekli, hayır böyle çok iyi; çok narin duruyor; aferin kızım, demiştin birkaç kere. O da yetmiyordu, odama gizlice girip bana 'Kilo almana hiç gerek yok, alacaksan 1-2 kilo al, kaslan, ama böyle de çok iyi' diye konuşup duruyordun. Bence pek de üzülmüş değildin'
Babam: 'Ne münase...'
Annem: 'Kız haklı. Aynen öyle yapıyordun. Ben olmasaydım, bu kız asla...'
Annem böbürlendikten sonra da durmadım. Eski, çocuksu kişiliğim duramadı daha doğrusu:
'Annecim, yeter. Hepinizin payı var o durumuma düşmemde. Şimdi susalım. Kendimi suçlamaktan yoruldum'
Babam: 'Çünkü senin o duruma düşmende hiçbir suçun yok... Pehh'
Ben: 'Yok, ben çocuğum. Ben suçsuzum'
Babam: 'Eminim çocuksundur. 18 yaşından sonra çocuk sayılmıyorsun kızım, öğren. Arkadaşlarının suçlarını bize atma.'
Ben: 'Yaşadığım şey Amerika'yla ya da arkadaşlarımla belki ilgili olabilir, belki olmayabilir. Ama kesinlikle çocukluk zamanlarımda aşamadığım şeylerle ilgisi var. Çevresel faktörler yüzünden bu hale geldim, yoksa ne diye kendimi incitmek isteyeyim. Arkadaşlarım çevresel faktörlerden biri evet. Ama unutmayın, ben evcimen bir kızdım hep. Çevremin %90'ı sizdiniz.'
Annemle babam sustu.
Ben sustum.
.
.
.
Ben:'Neyse, tatsız konuşuyorum. Kapatıyorum bu konuyu'
Babam: 'Yok kızım, kapatma. Hatamız neyse söyle, düzeltelim'
Annem: 'Evet kızım, biz hep doğru şeyler yaptığımızı zannediyorduk. Ama mükemmel değiliz demek ki'
Ben: 'Kimse mükemmel değildir annecim. Bu saatten sonra neyi düzelteceksiniz be babacım. Her şey yolunda. Konuşmaya gerek yok. Yaşınızı başınızı almış insanlarsınız, ne dersem diyeyim değişmeyeceksiniz, değişmenizi istediğim de yok. Ben de mükemmel değilim annecim; şu an eskisine göre çok daha olgun olduğumu zannediyorum ama belki de 20 yıl sona yepyeni bir orta yaş krizi beni bekliyor.'
Babam: 'Sen çok iyisin kızım. Hep de seninle iftihar ediyoruz. Gitgide de daha iyiye gidiyorsun.'
Ben: 'Teşekkürler babacım, zaman her şeyin ilacı'
Finito...
Zaman her şeyin ilacı; inşallah şu diş ağrısının da ilacı olur :S
Bugünün gündemini söylüyorum: 20 YAŞ DİŞİM ÇEKİLDİ!
Koskoca bir mazoşizm yılından sonra, operasyon bana vız geldi tabii ki. Yalnız, operasyon sonrası çekilen o kemik ağrısı yok mu? Offf... İğrenç bir şey. Hala acayip ağrı yapıyor, anestezinin etkisi geçtikçe de ağrı artıyor. (operasyondan 4 saat sonrasından bahsediyorum!)
Açıkçası, ağrı iğrenç bir his olsa da, ağrıdan hoşlanmama duygusu harika bir his. Çok garip bir cümle oldu farkındayım. Şimdi, normal bir insan gibi söyleyeceğim demek istediğimi: Kendime daha fazla acı çektirmek istemiyorum, mazoşist olmak istemiyorum, artık 'normal' sıfatına layığım; bunu bilmek HARİKA BİR DUYGU.
Demin, öğlen yemeğine oturduk ve yemekte en sevdiğim balıklardan biri; levrek vardı. Ağrıya rağmen zar zor da olsa yedim, o derece güzel. Çiğnedikçe artan ağrı yüzünden yiyemediğim ekmeğe bakıp yüzümü buruşturdukça, annemle babamın suratlarında bir gülümseme belirdi:
'Kızım, nasıl güzel bir şey oldun sen... Vallahi nazar değecek! Bu kilo sana çok yakıştı; kendine geldin!'
Buraya kadarı çok iyi. Gerine gerine arkama yaslanıp, minik lokmaları hüptriklemeye devam ettim. Sonra babam konuşmaya devam etti:
'Kendine yaptığın şeylere hala inanamıyorum... Nasıl yaptın... vs vs'
Tüm 1 yıl kendimi suçlamaktan, babamın sarf ettiği cümleleri sürekli iç ses olarak duymaktan nasıl yorulmduğumu hatırladım. Başka da bir işe yaramadı babamın dedikleri.
Hala susmadı...
'Amerika'dan döndüğünde nasıl da şaşkına dönmüştüm... Nasıl üzülmüştüm... vs vs'
Artık babamı susturmak istedim, müdahale olmadan da susmayacağı belliydi:
'Baba... Ben pek öyle hatırlamıyorum.'
Babam: 'Nasıl yani?'
Ben:'Bence konuşmaya gerek yok, sadece düzeldiğime sevinelim'
Annemin hoşuna gitti babama karşı çıkmam; zaten ne zaman babama negatif bir yorumda bulunmaya yeltensem, annemin hoşuna gider: 'Yok kızım, konuş lütfen. (Sırıtmaya devam eder) Devam et. Baban merak ediyor'
Ben: 'Annem bana kilo almamı söylediği halde sen sürekli, hayır böyle çok iyi; çok narin duruyor; aferin kızım, demiştin birkaç kere. O da yetmiyordu, odama gizlice girip bana 'Kilo almana hiç gerek yok, alacaksan 1-2 kilo al, kaslan, ama böyle de çok iyi' diye konuşup duruyordun. Bence pek de üzülmüş değildin'
Babam: 'Ne münase...'
Annem: 'Kız haklı. Aynen öyle yapıyordun. Ben olmasaydım, bu kız asla...'
Annem böbürlendikten sonra da durmadım. Eski, çocuksu kişiliğim duramadı daha doğrusu:
'Annecim, yeter. Hepinizin payı var o durumuma düşmemde. Şimdi susalım. Kendimi suçlamaktan yoruldum'
Babam: 'Çünkü senin o duruma düşmende hiçbir suçun yok... Pehh'
Ben: 'Yok, ben çocuğum. Ben suçsuzum'
Babam: 'Eminim çocuksundur. 18 yaşından sonra çocuk sayılmıyorsun kızım, öğren. Arkadaşlarının suçlarını bize atma.'
Ben: 'Yaşadığım şey Amerika'yla ya da arkadaşlarımla belki ilgili olabilir, belki olmayabilir. Ama kesinlikle çocukluk zamanlarımda aşamadığım şeylerle ilgisi var. Çevresel faktörler yüzünden bu hale geldim, yoksa ne diye kendimi incitmek isteyeyim. Arkadaşlarım çevresel faktörlerden biri evet. Ama unutmayın, ben evcimen bir kızdım hep. Çevremin %90'ı sizdiniz.'
Annemle babam sustu.
Ben sustum.
.
.
.
Ben:'Neyse, tatsız konuşuyorum. Kapatıyorum bu konuyu'
Babam: 'Yok kızım, kapatma. Hatamız neyse söyle, düzeltelim'
Annem: 'Evet kızım, biz hep doğru şeyler yaptığımızı zannediyorduk. Ama mükemmel değiliz demek ki'
Ben: 'Kimse mükemmel değildir annecim. Bu saatten sonra neyi düzelteceksiniz be babacım. Her şey yolunda. Konuşmaya gerek yok. Yaşınızı başınızı almış insanlarsınız, ne dersem diyeyim değişmeyeceksiniz, değişmenizi istediğim de yok. Ben de mükemmel değilim annecim; şu an eskisine göre çok daha olgun olduğumu zannediyorum ama belki de 20 yıl sona yepyeni bir orta yaş krizi beni bekliyor.'
Babam: 'Sen çok iyisin kızım. Hep de seninle iftihar ediyoruz. Gitgide de daha iyiye gidiyorsun.'
Ben: 'Teşekkürler babacım, zaman her şeyin ilacı'
Finito...
Zaman her şeyin ilacı; inşallah şu diş ağrısının da ilacı olur :S
13 Ağustos 2015 Perşembe
KENDİMDEN NEFRET ETMEKTEN KORKUYORUM
'I'm not where I'd like to be just of yet in life, financially, emotionally, spiritually or figure wise. I'd love nothing more than to be able to enjoy my own company, to be more at one with myself, and not be afraid of my own mind. But all I have is right now, and although it's not where I see myself in the future, I'm the healthiest and happiest I've been in a long time. Yes it may not be good enough for some, but its good enough for me at this present moment. My past does not define me, I accept the person I was, and it's made me the person I am. Each and every decision I have made in life I am grateful for, because it has made me the woman I am today. And today is all we have, so no matter where you are at in your life, embrace it.. Because if you're constantly waiting for a better you, you will never actually appreciate yourself for the person you are...ever. Learn to love what you have not what you want to become. Your inner self never changes.. So no matter what clothes you buy, workouts you do or people you see, your inner will remain the same. So feed it with knowledge & love. Because self love is the most powerful and rare emotion one can experience, Once you've found self love, you have found the key to happiness, and once you have that key, you now control this thing of yours called life.'
Yukarıdaki yazıyı, Christie-Lee Swadling adında 18 yaşında bir minnoş yazmış Instagram hesabında. Kimsenin tanıdığını zannetmiyorum bu kızı. O yüzden kısaca bir tanıtayım. Avusturalyalı, esmer tenli sarışın güzellerden. Maalesef ciddi bir anoreksiya mağduru. Yemekle barışabilmek için vegan bir hayat tarzı benimsemiş; günde 5000 kcal'le besleniyor, 'standart sağlıklı' görüntüye sahip her etli butlu kadından daha enerjik haliyle; ama vegan hayat tarzı yüzünden ne yazık ki görüntüsünde pek bir değişim olmuyor.
Aşırı zayıflığı yüzünden nasıl rahatsız edici yorumlar aldıysa, bunu paylaşma gereksinimi duymuş.
Aşırı zayıflık zor bir şey vesselam. Aşırı zayıflarla yaşamak da zor. Bu zor yaşamdan yeni yeni kurtulan annem, sabah popomu gösterip 'Popo da büyümüş' diyince, kahkaha atıp 'Kurban olun bakiyim o popoya!' diyerek şaplak indirdim kendisine. Annem de yine gülerek: 'Efsane geri döndü!' dedi ve beni uğurladı.
Akşam eve geldiğimde, sabahki 'Kurban olun o popoya' lafımın ne kadar şımarıkça olduğundan yakındılar. Tek çocuk olmanın verdiği şımarıklıkmış. Öyle şeyler söylememeliymişim. Dedikleri bir kulağımdan girdiii bir kulağımdan çıktı. Ama suratlarında gördüğüm manzara... bana küçük bir çocukken de yaptığım en küçük hatada attıkları 'Kendine çeki düzen ver' bakışının aynısını görünce... Makale okuma bahanesiyle odama kaçtım güç bela, annemin yanlarından ayrılmama kızmasına rağmen... Dayanamadım. Odaya kendimi kapatıp, 5 kere derin nefes alıp vermeye ihtiyacım vardı. Aldım verdim. Sonra da içimden tekrarladım: 'Sakın kendinden nefret etme. Sende bir sorun yok... Kimse mükemmel değil... Sakın kendinden nefret etme... Sakın kendine zarar verme... Nefret etme... Zarar verme...'
İşe yaramadı. Ağladım. Sabah yaptığım şımarıkça şakadan dolayı yediğim saçma fırçanın beni ağlattığını zannetmiyorum. Sanırım ben tüm yaşamıma ağladım.
Pek çok insanın sahip olmak isteyeceği nimetlere sahip olduğum halde kendimi öldürmek istememe ağladım.
Nankörlüğüme ağladım.
Kendimi yeterince sevmememe ağladım.
Kendimi değiştirmek istemememe ağladım.
Ailemin beni hala terbiye etmeye çalışmasına ağladım. Bu saatten sonra değişemem ki... Değişsem bile, değişince iyi olamam ki; denedim gördüm!
Hala onların istedikleri evlat olamadığıma ağladım.
İstedikleri evladın ta kendisi olduğumu sürekli söylemelerine rağmen buna inanmamama ağladım.
Mükemmel olamadığıma ağladım.
Mükemmeliyetçiliğime ağladım.
Kendimi çok seviyorum. Eskiden kendime duyduğum sevgiden daha çok seviyorum kendimi.
Ama sanırım kendimi daha çok sevmeye ihtiyacım var.
Şu Avusturalyalı kızı gerçekten takdir ediyorum, gülümsemesi hiç eksik kalmıyor. Nasıl da pozitif, nasıl da saf... Asla onun kadar güçlü olamadım, inşallah bir gün olurum.
Yukarıdaki yazıyı, Christie-Lee Swadling adında 18 yaşında bir minnoş yazmış Instagram hesabında. Kimsenin tanıdığını zannetmiyorum bu kızı. O yüzden kısaca bir tanıtayım. Avusturalyalı, esmer tenli sarışın güzellerden. Maalesef ciddi bir anoreksiya mağduru. Yemekle barışabilmek için vegan bir hayat tarzı benimsemiş; günde 5000 kcal'le besleniyor, 'standart sağlıklı' görüntüye sahip her etli butlu kadından daha enerjik haliyle; ama vegan hayat tarzı yüzünden ne yazık ki görüntüsünde pek bir değişim olmuyor.
Aşırı zayıflığı yüzünden nasıl rahatsız edici yorumlar aldıysa, bunu paylaşma gereksinimi duymuş.
Aşırı zayıflık zor bir şey vesselam. Aşırı zayıflarla yaşamak da zor. Bu zor yaşamdan yeni yeni kurtulan annem, sabah popomu gösterip 'Popo da büyümüş' diyince, kahkaha atıp 'Kurban olun bakiyim o popoya!' diyerek şaplak indirdim kendisine. Annem de yine gülerek: 'Efsane geri döndü!' dedi ve beni uğurladı.
Akşam eve geldiğimde, sabahki 'Kurban olun o popoya' lafımın ne kadar şımarıkça olduğundan yakındılar. Tek çocuk olmanın verdiği şımarıklıkmış. Öyle şeyler söylememeliymişim. Dedikleri bir kulağımdan girdiii bir kulağımdan çıktı. Ama suratlarında gördüğüm manzara... bana küçük bir çocukken de yaptığım en küçük hatada attıkları 'Kendine çeki düzen ver' bakışının aynısını görünce... Makale okuma bahanesiyle odama kaçtım güç bela, annemin yanlarından ayrılmama kızmasına rağmen... Dayanamadım. Odaya kendimi kapatıp, 5 kere derin nefes alıp vermeye ihtiyacım vardı. Aldım verdim. Sonra da içimden tekrarladım: 'Sakın kendinden nefret etme. Sende bir sorun yok... Kimse mükemmel değil... Sakın kendinden nefret etme... Sakın kendine zarar verme... Nefret etme... Zarar verme...'
İşe yaramadı. Ağladım. Sabah yaptığım şımarıkça şakadan dolayı yediğim saçma fırçanın beni ağlattığını zannetmiyorum. Sanırım ben tüm yaşamıma ağladım.
Pek çok insanın sahip olmak isteyeceği nimetlere sahip olduğum halde kendimi öldürmek istememe ağladım.
Nankörlüğüme ağladım.
Kendimi yeterince sevmememe ağladım.
Kendimi değiştirmek istemememe ağladım.
Ailemin beni hala terbiye etmeye çalışmasına ağladım. Bu saatten sonra değişemem ki... Değişsem bile, değişince iyi olamam ki; denedim gördüm!
Hala onların istedikleri evlat olamadığıma ağladım.
İstedikleri evladın ta kendisi olduğumu sürekli söylemelerine rağmen buna inanmamama ağladım.
Mükemmel olamadığıma ağladım.
Mükemmeliyetçiliğime ağladım.
Kendimi çok seviyorum. Eskiden kendime duyduğum sevgiden daha çok seviyorum kendimi.
Ama sanırım kendimi daha çok sevmeye ihtiyacım var.
Şu Avusturalyalı kızı gerçekten takdir ediyorum, gülümsemesi hiç eksik kalmıyor. Nasıl da pozitif, nasıl da saf... Asla onun kadar güçlü olamadım, inşallah bir gün olurum.
12 Ağustos 2015 Çarşamba
ANAA YOUTUBE'A BİYOGRAFİMİ KOYMUŞLAR B))))
Binge&Purge olayını duymuş olanlar vardır.
Anoreksiklerin çok başına gelen bir şey bu.
Uzun süre yemekten kendilerini kısıtladıklarında, içlerindeki normal insan bir anda çığlık atmaya başlar kurtulmak umuduyla.
Anoreksiyanın zayıf anıyla çakıştığında bu çığlık, anoreksik psikopatımız bir anda kendini saçma sapan abur cuburlara dadanırken bulur. Normal bir insanken yediği miktarın belki de 10 katını yer 5 dakika içinde. Bu kısma kadar olanın adı 'binge' oloor.
Sonra da anoreksiya'nın sesini tekrar duymaya başlar ve kendini suçlar. Yediklerinden ve günahından kendini arındırmaya çalışır. Bu kısmının adıysa 'purge' oloor.
Asıl tehlikeli olan kısım purge kısmı. Kimi bunu kusarak yapar; anoreksiya yetmezken bir de bulimia'yla uğraşmak zorunda kalır. Kimileri laksatif kullanır, sindirim sistemlerinin içine eder.
Benim gibi kusma fobisi olan ve üzerinde tıbbi operasyonlar uygulamayı reddeden sağlık takıntılı tıpçı anoreksik psikopatlar da... Aşırı sporla purge olayını gerçekleştirir.
Video'daki kız gerçekten benim 1 yıl boyunca kurtulmaya çalıştığım anoreksiyam.
İşin korkunç kısmı ne biliyonuz mu? Filmin altındaki yorumlarda insanlar bu video'yu 'sağlıklı yaşam ve spor' modeli olarak gördüklerini söylemiş.
Yeme ve fiziksel aktivitedeki sınırlarımız ne ara bu kadar sağlıksız oldu dünyaca?
Kim yaptı la bunu bize??
11 Ağustos 2015 Salı
BU BLOGA YAZACAK PEK BİR ŞEY BULAMIYORUM ARTIK
Sevgili hipotalamik amenore günlüğüm,
Annemin bana 'Kızım bir tartılsana... Eskisi gibi görünüyorsun, sankiğ popon biraz fazla büyümüş. Kilon iyi çıkarsa yemeğe bu kadar abanma artık' diyeli ve benim ona 'Adet olana kadar hastalığım tam geçmiş saymıyorum; o zamana kadar canımın istediği her şeyi yiycem. Hafif kilolu olmak pahasına yapıcam bunu, karışmayın' cevabını vereli 3-4 gün oldu.
Hala +1800 kcal beslenip beslenmediğimi kontrol etmek için iphone'umdaki app'i kullanıyorum. Ama sanırım artık kendimi onunla kontrol etmeme gerek kalmadı, açıkçası gün içinde yediğim her bişeyi telefona girmek bazen canımı sıkıyor. Girdiğimde de 2000 küsür kalorilerde çıkıyor yediklerim. Ve tatlıyla açığı kapatmadan tamamlıyorum bu kalori miktarını, etle pilavla falan.
Eskiden 2 saat koşsam terlemezdim, şimdi koşu bandına çıkışımın ilk 5 dakikasında sular sellere dönüyor ortalık.
Sivilce çıkarmaya başladım.
Sanırım baldırlarım yürüdükçe sallanmaya başladı. Ama bunu sorun etmiyorum.
Bugün istatistik hocam dişçi randevum olduğunu öğrendiğinde, yeni yeni toparlamış vücudumun gerilemesinden korktu sanırım, 'aman beslenmene dikkat et' diyerek kollarımı gösterdi. Kadın vücut geliştirme uzmanı, kollarım da sanırım hala ince. En azından benim gibi sürekli kas çalışan biri için. Hala barfiks çekemiyorum doğru düzgün. Ama şınavlarımı bir erkek gibi düzgün çekebilmeye başladım. Burnum yere değiyor. Art arda 10 kere yapıyorum ama düzgün oluyor.
Bugünü kardio günü ilan etmiştim. 7 km koştum. Koşu sonrasında kendimi gıdım kötü hissetmedim.
Fizyolojik sorunumu bilen bir arkadaşımla buluştuğumda, bana görüntümün çok fit olduğunu, 1-2 kiloyu sağlığım için almam gerektiğini söyledi. İçimde, 'Seni kıskanıyor ondan böyle diyor', 'Hiç de bile, tam tersi kilo ver ya da kilonu koru' vs. tarzı şeytani şeyler söyleyen anoreksik kızdan eser yoktu. Kilo kontrolü için henüz erken olduğunun farkındayım. İyiliğim için bunu söylediğini biliyorum. Artık insanlar beslenmeme veya görüntüme laf ettiklerinde alınmıyorum.
Hastalığımı adet görene kadar atlatmış sayılmam diye düşünüyordum.
Sanırım yanılmışım. Anoreksiyayı yendiğime kendimi inandırmak için tuvalette kan görmeye veya tartıda değişim görmeye ihtiyacım yok.
Ben o hastalığı çok pis yendim.
Ve dürüst olmak gerekirse...
Sana artık ne yazabilirim, bilmiyorum.
Anoreksiyaymış, ortoreksiyaymış, amenoreymiş...
Şu aralar hepsi hayatımda o kadar minik yer kaplıyor ki...
İyi geceler!
Annemin bana 'Kızım bir tartılsana... Eskisi gibi görünüyorsun, sankiğ popon biraz fazla büyümüş. Kilon iyi çıkarsa yemeğe bu kadar abanma artık' diyeli ve benim ona 'Adet olana kadar hastalığım tam geçmiş saymıyorum; o zamana kadar canımın istediği her şeyi yiycem. Hafif kilolu olmak pahasına yapıcam bunu, karışmayın' cevabını vereli 3-4 gün oldu.
Hala +1800 kcal beslenip beslenmediğimi kontrol etmek için iphone'umdaki app'i kullanıyorum. Ama sanırım artık kendimi onunla kontrol etmeme gerek kalmadı, açıkçası gün içinde yediğim her bişeyi telefona girmek bazen canımı sıkıyor. Girdiğimde de 2000 küsür kalorilerde çıkıyor yediklerim. Ve tatlıyla açığı kapatmadan tamamlıyorum bu kalori miktarını, etle pilavla falan.
Eskiden 2 saat koşsam terlemezdim, şimdi koşu bandına çıkışımın ilk 5 dakikasında sular sellere dönüyor ortalık.
Sivilce çıkarmaya başladım.
Sanırım baldırlarım yürüdükçe sallanmaya başladı. Ama bunu sorun etmiyorum.
Bugün istatistik hocam dişçi randevum olduğunu öğrendiğinde, yeni yeni toparlamış vücudumun gerilemesinden korktu sanırım, 'aman beslenmene dikkat et' diyerek kollarımı gösterdi. Kadın vücut geliştirme uzmanı, kollarım da sanırım hala ince. En azından benim gibi sürekli kas çalışan biri için. Hala barfiks çekemiyorum doğru düzgün. Ama şınavlarımı bir erkek gibi düzgün çekebilmeye başladım. Burnum yere değiyor. Art arda 10 kere yapıyorum ama düzgün oluyor.
Bugünü kardio günü ilan etmiştim. 7 km koştum. Koşu sonrasında kendimi gıdım kötü hissetmedim.
Fizyolojik sorunumu bilen bir arkadaşımla buluştuğumda, bana görüntümün çok fit olduğunu, 1-2 kiloyu sağlığım için almam gerektiğini söyledi. İçimde, 'Seni kıskanıyor ondan böyle diyor', 'Hiç de bile, tam tersi kilo ver ya da kilonu koru' vs. tarzı şeytani şeyler söyleyen anoreksik kızdan eser yoktu. Kilo kontrolü için henüz erken olduğunun farkındayım. İyiliğim için bunu söylediğini biliyorum. Artık insanlar beslenmeme veya görüntüme laf ettiklerinde alınmıyorum.
Hastalığımı adet görene kadar atlatmış sayılmam diye düşünüyordum.
Sanırım yanılmışım. Anoreksiyayı yendiğime kendimi inandırmak için tuvalette kan görmeye veya tartıda değişim görmeye ihtiyacım yok.
Ben o hastalığı çok pis yendim.
Ve dürüst olmak gerekirse...
Sana artık ne yazabilirim, bilmiyorum.
Anoreksiyaymış, ortoreksiyaymış, amenoreymiş...
Şu aralar hepsi hayatımda o kadar minik yer kaplıyor ki...
İyi geceler!
9 Ağustos 2015 Pazar
YUVARLAK HATLARMIŞ, KASLI KADINMIŞ, KEMİK YIĞINIYMIŞ, PEHH...
Annemle babam her güne şükrederek uyanmaya başladı, eski mutlu aile tablomuza dönmek bu dünyadaki her şeye bedel gerçekten.
Annem habire bana bakıp, 'Ne güzel bir kızım var' demeden edemiyor. 'Kolların çok güzel olmuş... Ayh benim kızım ne de güzel göt göbek olmuşşş... Bırak kızım sana şişman desinler, başkalarını boşver!..' tarzı yorumlar yapıyor, her günün ritüeli oldu bu.
En güzeliyse, kilo aldığıma dair yorumlar gerçekten beni mutlu ediyor, içimde 'O aldığın kiloları derhal geri veriyorsun, spor salonuna marş marş' diyen anoreksik kızın sesinden eser kalmadı.
Kendimi seviyorum.
Her zamankinden daha güzel, daha güçlü, daha enerjik, daha sağlıklı olmak... İstediğim şey bu.
Her konuda annemle anlaşıyoruz, ama güç konusunda sanırım çelişiyoruz.
Sabah, Marilyn Monroe'nun şu ünlü etek uçuşturduğu kült filmini izliyorduk: The Seven Year Itch
Ve anneciğimden günün sinir bozucu yorumu hemencecik geldi: Ayy ne güzel yuvarlak hatlı kadın... Ben böyle seviyorum işte, kadın dediğin yuvarlak olacak.
Annem bu şekilde kadını överken, ben kadının bambaşka şeylerine takıldım: 'Aptalım, kullanılmaya hazırım, bak ne kadar seksi pozlar veriyorum, aranıyorum, gel beni kullan vücudumu' diyen bakışlar, bu bakışları seksi kılmaya çalışan ses tonu, güçsüz ve minik bir figür, minik figüre rağmen yer yer korse giymeyi ihmal etmemesi...
Bunların hepsi, 'Kendi başına hayatını sürdüremeyecek ihtiyaç sahibi kadın' modeli çiziyor. Annemin öve öve bitiremediği kadın modeli bu.
Kimle konuşsam konu Marilyn Monroe'ya geldiğinde, tarihin en kadın figürü algısı oluyor karşımdakinde. Benim içinse kadınlığın yüz karası. Marilyn Monroe'dan nefret ediyor değilim. Hayat hikayesini okumuştum küçükken, o zaman anlam verememiştim yaşadıklarına. Sadece ünlü ve güzel algılanan görüntüsü yüzünden imrenmiştim ona. Şimdi sadece, üzülüyorum. O kadına üzülüyorum, ama Marilyn Monroe fikrinden nefret ediyorum.
Hayır, ben bir feminİST değilim. Hiçbir şeyin İST'liğini kendime yakıştırmıyorum.
Sadece güçlü olmak istiyorum. Bavullarımı kendim taşıyabilmek, tırmanmam gerektiğinde kendimi kaldırabilmek, kimsenin yardımına ihtiyaç duymadan. İşin sonunda yalnız olduğumu gördüm zaten, beni seven bir elin parmaklarından az sayıda kişi olduğunu fark ettim. Kimseyi suçladığım yok, hayatın gerçeği bu. Sorun değil. Gerçekten yardıma ihtiyaç duyduğum bu yılda da bana yardım eli uzatan bir tek onlar vardı zaten. Onlardan yardım istemek için vücudumun 'Yardıma ihtiyacım var' diyen bir imaj çizmesine de gerek yok, minik bir 'yardım' diye fısıldasam hemen yanımda bitmeye hazırlar. Durum buyken niye kendimi minik ama yağ torbası, aptal ama seksi yapayım ki?
İhtiyaç sahibi görüntümden çok sıkıldım. Denedim gördüm, beğenmedim.
Yuvarlak hatlara gelince... Her vücut tipi kabuldür arkadaşlar. Kimileri genleri gereği ektomorftur, kaslanmakta zorlanır; kemik torbası olur n'aparsa yapsın. Şanslı genleri olanlar dengeli bir vücuda sahiptir; spor yaparsa atletik olur, yapmazsa yuvarlak olur. Bir de metabolik sendrom çeken endomorflar vardır ki, sevimli güzellerimizdir; sağlıklı yiyip spor yaparlarsa atlet olurlar, günaha girip alkole dadanırlarsa dombilik ama mutlu olurlar. Bunların hiçbiri çirkin değil, çirkinlik de güzellik de duruşumuzda. Duruşunuzu düzeltin anacım. Pilates yapın bale yapın yoga yapın. Ama şu duruşunuza bir çeki düzen verin yahu!
Haydin eyi geceler...
Annem habire bana bakıp, 'Ne güzel bir kızım var' demeden edemiyor. 'Kolların çok güzel olmuş... Ayh benim kızım ne de güzel göt göbek olmuşşş... Bırak kızım sana şişman desinler, başkalarını boşver!..' tarzı yorumlar yapıyor, her günün ritüeli oldu bu.
En güzeliyse, kilo aldığıma dair yorumlar gerçekten beni mutlu ediyor, içimde 'O aldığın kiloları derhal geri veriyorsun, spor salonuna marş marş' diyen anoreksik kızın sesinden eser kalmadı.
Kendimi seviyorum.
Her zamankinden daha güzel, daha güçlü, daha enerjik, daha sağlıklı olmak... İstediğim şey bu.
Her konuda annemle anlaşıyoruz, ama güç konusunda sanırım çelişiyoruz.
Sabah, Marilyn Monroe'nun şu ünlü etek uçuşturduğu kült filmini izliyorduk: The Seven Year Itch
Ve anneciğimden günün sinir bozucu yorumu hemencecik geldi: Ayy ne güzel yuvarlak hatlı kadın... Ben böyle seviyorum işte, kadın dediğin yuvarlak olacak.
Annem bu şekilde kadını överken, ben kadının bambaşka şeylerine takıldım: 'Aptalım, kullanılmaya hazırım, bak ne kadar seksi pozlar veriyorum, aranıyorum, gel beni kullan vücudumu' diyen bakışlar, bu bakışları seksi kılmaya çalışan ses tonu, güçsüz ve minik bir figür, minik figüre rağmen yer yer korse giymeyi ihmal etmemesi...
Bunların hepsi, 'Kendi başına hayatını sürdüremeyecek ihtiyaç sahibi kadın' modeli çiziyor. Annemin öve öve bitiremediği kadın modeli bu.
Kimle konuşsam konu Marilyn Monroe'ya geldiğinde, tarihin en kadın figürü algısı oluyor karşımdakinde. Benim içinse kadınlığın yüz karası. Marilyn Monroe'dan nefret ediyor değilim. Hayat hikayesini okumuştum küçükken, o zaman anlam verememiştim yaşadıklarına. Sadece ünlü ve güzel algılanan görüntüsü yüzünden imrenmiştim ona. Şimdi sadece, üzülüyorum. O kadına üzülüyorum, ama Marilyn Monroe fikrinden nefret ediyorum.
Hayır, ben bir feminİST değilim. Hiçbir şeyin İST'liğini kendime yakıştırmıyorum.
Sadece güçlü olmak istiyorum. Bavullarımı kendim taşıyabilmek, tırmanmam gerektiğinde kendimi kaldırabilmek, kimsenin yardımına ihtiyaç duymadan. İşin sonunda yalnız olduğumu gördüm zaten, beni seven bir elin parmaklarından az sayıda kişi olduğunu fark ettim. Kimseyi suçladığım yok, hayatın gerçeği bu. Sorun değil. Gerçekten yardıma ihtiyaç duyduğum bu yılda da bana yardım eli uzatan bir tek onlar vardı zaten. Onlardan yardım istemek için vücudumun 'Yardıma ihtiyacım var' diyen bir imaj çizmesine de gerek yok, minik bir 'yardım' diye fısıldasam hemen yanımda bitmeye hazırlar. Durum buyken niye kendimi minik ama yağ torbası, aptal ama seksi yapayım ki?
İhtiyaç sahibi görüntümden çok sıkıldım. Denedim gördüm, beğenmedim.
Yuvarlak hatlara gelince... Her vücut tipi kabuldür arkadaşlar. Kimileri genleri gereği ektomorftur, kaslanmakta zorlanır; kemik torbası olur n'aparsa yapsın. Şanslı genleri olanlar dengeli bir vücuda sahiptir; spor yaparsa atletik olur, yapmazsa yuvarlak olur. Bir de metabolik sendrom çeken endomorflar vardır ki, sevimli güzellerimizdir; sağlıklı yiyip spor yaparlarsa atlet olurlar, günaha girip alkole dadanırlarsa dombilik ama mutlu olurlar. Bunların hiçbiri çirkin değil, çirkinlik de güzellik de duruşumuzda. Duruşunuzu düzeltin anacım. Pilates yapın bale yapın yoga yapın. Ama şu duruşunuza bir çeki düzen verin yahu!
Haydin eyi geceler...
8 Ağustos 2015 Cumartesi
SHITTT BEN KISIRIM
Annemler, 'Yeter artık popon Nicki Minaj kadar oldu nerdeyse, abanma şu yemeklere' demeye başladı.
Ama hala %100 vücut fonksiyonlarım yerine gelmiş değil.
Nerede yanlış yaptığımı bilmiyorum.
Belki de yanlış yapmıyorumdur. Olması gereken budur.
Ama şu ana kadar yaşadığı tüm hayatını, ileride sahip olmak istediği bebeğin gurur duyacağı bir anne olmak üzere planlamış biri olarak, sinirlerim bozuk olduğunda kaderci yaklaşımımdan azıcık sapmıyor değilim. 'Her işte bir hayır vardır' felsefesini bir kenara bırakıp, 'Bu ceza biraz ağır değil mi?' diye sorgulayasım geliyor boşluğu.
Bugün de, kuaföre gidip biraz kafa dinleyeyim derken kucağıma verdikleri minnak bebeğe baktığımda, aynı sorgulamalar geçti içimden. Sonra da dayanamayıp gözlerim doldu. Kuaför anlam veremediğinde, 'Duygulandım, aşırı sevimli bir şey değil mi?' diye gülümsemeye çalıştım, ama beceremiyorum işte ağlamayı saklamayı kendimi bildim bileli... Gülümserken ağladım, ağlarken gülümsedim.
Belki de sadece mutluluktan ağlamışımdır, bilmiyorum...
İnsanlar neler atlatıyor... Ben niye bunu takıyorum ki kafaya?
Sanırım ben şımarığım... Ya da nankörüm...
Ne zaman ağlamayı kesicem?
Ama hala %100 vücut fonksiyonlarım yerine gelmiş değil.
Nerede yanlış yaptığımı bilmiyorum.
Belki de yanlış yapmıyorumdur. Olması gereken budur.
Ama şu ana kadar yaşadığı tüm hayatını, ileride sahip olmak istediği bebeğin gurur duyacağı bir anne olmak üzere planlamış biri olarak, sinirlerim bozuk olduğunda kaderci yaklaşımımdan azıcık sapmıyor değilim. 'Her işte bir hayır vardır' felsefesini bir kenara bırakıp, 'Bu ceza biraz ağır değil mi?' diye sorgulayasım geliyor boşluğu.
Bugün de, kuaföre gidip biraz kafa dinleyeyim derken kucağıma verdikleri minnak bebeğe baktığımda, aynı sorgulamalar geçti içimden. Sonra da dayanamayıp gözlerim doldu. Kuaför anlam veremediğinde, 'Duygulandım, aşırı sevimli bir şey değil mi?' diye gülümsemeye çalıştım, ama beceremiyorum işte ağlamayı saklamayı kendimi bildim bileli... Gülümserken ağladım, ağlarken gülümsedim.
Belki de sadece mutluluktan ağlamışımdır, bilmiyorum...
İnsanlar neler atlatıyor... Ben niye bunu takıyorum ki kafaya?
Sanırım ben şımarığım... Ya da nankörüm...
Ne zaman ağlamayı kesicem?
6 Ağustos 2015 Perşembe
NORMALLİK=EN GÜZELİ
Olabileceğim en güzel halimdeyim. (Hayır, hala endokrinolojik terimiyle hipotalamik amenore hastalığımın üstesinden gelmiş değilim. Belki de hiç gelemeyeceğim, ama kimin umrunda? İnsanların başlarında ne hastalıklar, ne kıtlıklar var... Benim böyle minik bir problemi baş tacı yapmam sadece şımarıklık olur)
Olabileceğim en güzel halimdeyim, çünkü NORMALİM!
Hatta o kadar normalim ki, L beni artık kaldıramıyor (L biraz minyondur). Sonra da gururuna yediremeyip, 'Spor yapmaktan bacağımı incittim, topallıyorum. Ondan... YANİ SENİ KALDIRABİLİRİM DE... KALDIRIP YÜRÜYEMEM...OFF TAMAM TAMAM YA KABUL EDİYORUM, ŞİŞMİŞSİN!...YA SEN GÜNDE KAÇ MAGNUM YEDİN? YA SEN NAPTIN?!?!?!)
Belki normal olmayabilirim aslında. Normal bir kız böyle bir durumla karşılaştığında diyete başlardı, benimse ağır olmak hoşuma gitmeye başladı. İltifatmış gibi!
Kilolarca alışveriş yapıp, gıdım kas ağrısı çekmemek mi desem, evde ağır iş yapılması gerektiğinde direkt yardımıma muhtaç kalınması mı desem... İnsanların benimle ortaokul çocuğuymuşum gibi değil de, eskisi gibi olgun bir bireymişimcesine karşılarına alıp dertlerini anlatmaları mı desem...
AĞIR OLMAK HARİKA BİR DUYGU!
GÜÇ=MUTLULUK
NORMALLİK=GÜZELLİK
Bu koca seneyi, 22 yıllık OLGUN ÇOCUK halimden biraz emekliliğe ayrılma senesi ilan etmiş olayım kısaca. Ama ne biliyonuz mu?
BEN OLGUN ÇOCUK OLMAYI ÖZLEMİŞİM!
Ortamın Güzin Abla'sı olmak çok sinirimi bozardı, meğer ne kadar değerli bir erdemmiş...
SEVİYORUM LEYN KENDİMİ!!!!
(Bir anket uygulamıştım kendime özgüvenimi sorgulamak için. Healthy narcissist çıkmıştım. Acaba o sonucu mu sorgulasam... Unhealthy narcissist çıkar mıyım bir daha yapsam o testi? İstemiyorum yaa. Neden mi istemiyorum? Çünkü SAĞLIK=HER ŞEY! )
Koşuyu haftada 1-2'ye indirdim bu arada. Kas çalışmasını da haftada 3 gibi yapıyorum. Depar mepar olayına da hafta 2-3'ten fazla kasmıyorum. Ne gerek var ya... Gücüm kuvvetim yerinde. Maratonculuğu kim n'apsın?
Olabileceğim en güzel halimdeyim, çünkü NORMALİM!
Hatta o kadar normalim ki, L beni artık kaldıramıyor (L biraz minyondur). Sonra da gururuna yediremeyip, 'Spor yapmaktan bacağımı incittim, topallıyorum. Ondan... YANİ SENİ KALDIRABİLİRİM DE... KALDIRIP YÜRÜYEMEM...OFF TAMAM TAMAM YA KABUL EDİYORUM, ŞİŞMİŞSİN!...YA SEN GÜNDE KAÇ MAGNUM YEDİN? YA SEN NAPTIN?!?!?!)
Belki normal olmayabilirim aslında. Normal bir kız böyle bir durumla karşılaştığında diyete başlardı, benimse ağır olmak hoşuma gitmeye başladı. İltifatmış gibi!
Kilolarca alışveriş yapıp, gıdım kas ağrısı çekmemek mi desem, evde ağır iş yapılması gerektiğinde direkt yardımıma muhtaç kalınması mı desem... İnsanların benimle ortaokul çocuğuymuşum gibi değil de, eskisi gibi olgun bir bireymişimcesine karşılarına alıp dertlerini anlatmaları mı desem...
AĞIR OLMAK HARİKA BİR DUYGU!
GÜÇ=MUTLULUK
NORMALLİK=GÜZELLİK
Bu koca seneyi, 22 yıllık OLGUN ÇOCUK halimden biraz emekliliğe ayrılma senesi ilan etmiş olayım kısaca. Ama ne biliyonuz mu?
BEN OLGUN ÇOCUK OLMAYI ÖZLEMİŞİM!
Ortamın Güzin Abla'sı olmak çok sinirimi bozardı, meğer ne kadar değerli bir erdemmiş...
SEVİYORUM LEYN KENDİMİ!!!!
(Bir anket uygulamıştım kendime özgüvenimi sorgulamak için. Healthy narcissist çıkmıştım. Acaba o sonucu mu sorgulasam... Unhealthy narcissist çıkar mıyım bir daha yapsam o testi? İstemiyorum yaa. Neden mi istemiyorum? Çünkü SAĞLIK=HER ŞEY! )
Koşuyu haftada 1-2'ye indirdim bu arada. Kas çalışmasını da haftada 3 gibi yapıyorum. Depar mepar olayına da hafta 2-3'ten fazla kasmıyorum. Ne gerek var ya... Gücüm kuvvetim yerinde. Maratonculuğu kim n'apsın?
3 Ağustos 2015 Pazartesi
ANNEMİ MUTLU GÖRMEK... DÜNYALARA BEDEL!
Anniğimle bugün uzun zamandır ertelediğimiz ana-kız dişçi randevumuza gittik (SONUNDAAA!!! Hocadan sarı kart yemek, ehemmm pardon... 'Zorunlu izin' yemek... gerçekten olması gereken bir şeymiş!)
Gitmişkene, 1 yıldır doğru düzgün yapamadığımız bir şey yaptık: Bedenimi düşünmeksizin alışveriş!
Annemi, 'Bu kıza bunu verirsem büyük gelir mi...' korkusu olmaksızın bana giymem için bir şey uzattığını görmeyeli bayağı bir olmuş. NASIL DA ÖZLEMİŞİM?!
Bu arada... Evet, 36 bedeni doldurabilmeyi de özlemişim. Bunu söyleyebileceğim gerçekten aklıma gelmezdi. Ama öyle!
Gitmişkene, 1 yıldır doğru düzgün yapamadığımız bir şey yaptık: Bedenimi düşünmeksizin alışveriş!
Annemi, 'Bu kıza bunu verirsem büyük gelir mi...' korkusu olmaksızın bana giymem için bir şey uzattığını görmeyeli bayağı bir olmuş. NASIL DA ÖZLEMİŞİM?!
Bu arada... Evet, 36 bedeni doldurabilmeyi de özlemişim. Bunu söyleyebileceğim gerçekten aklıma gelmezdi. Ama öyle!
2 Ağustos 2015 Pazar
MONTAIGNE KALBİME DOKUNDUN!
'How problematic to have both a body and a mind, for the former stands in almost monstrous contrast to the latter's dignity and intelligence...'
Bugünkü okuduğum denemenin favori cümlesi buydu.
Vücuda canavar, akla da asalet diyordu yazı.
Aklımı seveyim, aklımı!
Bugünkü okuduğum denemenin favori cümlesi buydu.
Vücuda canavar, akla da asalet diyordu yazı.
Aklımı seveyim, aklımı!
BEDEN İMAJ BOZUKLUĞUNUN TEDAVİSİ
Şimdi fark ediyorum.
Anoreksiya Nervosa denilen şu illet küçüklüğümden beri bende vardı.
Hep besili, sağlıklı bir bebektim; bahsetmişimdir (hekim anne babanın çocuğu olmanın kıyağı diyelim). Benim yanımda, bebekken geçirdiği birtakım hastalıkların sebep olduğu iştahsızlıklara yenik düşüp sonraki çocukluk dönemlerini güçsüz ve zayıf geçiren minnoş kızların yanında kazulet gibi algılanmamdan da.
Diğerlerinden daha uzundum. Boy sırasında hep en arkaya düşerdim. NEFRET EDERDİM!
Diğerlerinden daha iriydim, yaşıtım erkekler benden korkardı. Onların açamadığı kapıları açar; beni kızdırdıklarında kapıldığım adrenalin duygusuyla depar atıp heppiciğini yakalayabilirdim. KORKUTAN BİR KIZ OLMAK BENİM İÇİN UTANÇTI.
İlk ciddi kilo kaybımı OKS denen liseye giriş sınavına çalışırken yaşamıştım. Annemler beni, sadece hırslı ve aşırı çalışkan öğrencilerin kazanabildiği butik dershanemsi bir yere vermişlerdi o sıralarda. Her ne kadar o butik dershaneye girebilecek kapasitede çalışkanlığım olsa da, asla YETERLİ olamamıştım. Geri kalıyordum oradaki hırs ortamından. BAŞARISIZDIM. MUTSUZDUM.
İkinci ciddi kilo kaybımı lise 2'de yaşamıştım. Lise 1'de bir çocuğa abayı yakmıştım o zamanlar. Platonikti. Çocuk da sıradan biriydi. Hani her kızın yazdığı, havalı, komik, her kıza yavşayıp içlerinden seçim yapan, sıradan kendi halinde tiplerden... Çocuğa sanırım fazla belli etmiştim platonik duygularımı; diğer pek çok kıza yaptığı gibi hafiften umut veren tavırlarla, kimi zaman fazlasıyla sıcakkanlı olsa da, çoğu zaman kayıtsız ifadeleri dışında hiçbir cevap alamamıştım. İlk platonik aşkım platonik kalmıştı. Önceki kilo kaybımda nasıl akademik alanda beklentilerimi karşılayamadıysam, bu kez de romantizmde istediğimi alamamıştım. BAŞARISIZDIM. MUTSUZDUM.
Son kilo kaybım en ciddi ve uzun süren, son 1 yıl içinde yaşadığım ve en hayati sonuçlarla kendini gösteren, hayatımın geri kalanı boyunca unutmak istediğim deneyimdi denebilir. Amerika'ya staja gittiğimde başlamıştı. Laboratuarında çalıştığım profesör tipik, ego yapmış, ağzına geleni söyleyen bir Türk kadınıydı. En büyük başarılarımda bana küçük iltifatlar eder, minik hatalarımda bana ZAMAN KAYBI olduğumu söyler dururdu. İltifatlar değil, ZAMAN KAYBI sıfatı kulağımda çınladı durdu Amerika'da geçirdiğim 2.5 ay boyunca. BAŞARISIZDIM, MUTSUZDUM. Tanıştığım, abayı yaktığım, bu kez platonik olmayan, ama bana inanılmaz bir şekilde kendimi değersiz hissettiren bir çocukla tanıştım. Daha önce platonikten öteye geçememiş abayı yakma deneyiminden de kötü etkiledi beni DEĞERSİZ hissetmek. BAŞARISIZDIM, MUTSUZDUM. O da yetmedi, Türkiye'ye geri döndüğümde, gitgide benliğimi mahveden başarısızlık sendromuna dayanamayan arkadaşlarım tarafından terk edilmiştim. BAŞARISIZDIM, MUTSUZDUM. Hissettiğim bunca BAŞARISIZLIK, MUTSUZLUK vakasından sonra... Daha fazla söze gerek yok, ÇÖKTÜM!
Bunca zaman, beden imajıma takma sebebim, vücudumun çirkin olduğunu düşünmem değildi. Altında yatan başarısızlık KORKUSU, UTANCI, NEFRETİYDİ. Tıpkı küçükken boy sırasında en arkaya düşerken, erkekleri korkuturken hissettiklerim gibi...
Psikologların 'Hadi şimdi çocukluğunuza inelim' olayı yalan değil arkadaşlar, bizzat yaşadım ve biliyorum. İnsan depresyondayken, olgunluğu da depresyona gidiyor. ÇOCUK OLUYORUZ, KÜÇÜLÜYORUZ.
Çöküşüm sürecinde 3 kez 'BAŞARISIZDIM, MUTSUZDUM' vakası yaşadım. 3 merdiven indim kabaca. Benliğimi geri kazanmak için çıkmam gereken 3 merdiven... İlk basamağımı L ile tanıştığımda geri çıkabildim. Onunla ilk tanışmamızda bana dünya güzeli olduğumu söylediği gün... Zekamı övdüğü başka bir gün... BAŞARILIYDIM, MUTLUYDUM. İkinci basamağımı, yarı maratonu vücuduma hiç hasar vermeden, iyi de bir dereceyle bitirdiğimde çıktım. Beraber maratona katıldığım arkadaş, bana: 'Sana sağlıksız olduğunu, sporu bırakman gerektiğini, çok zayıf olduğunu söyleyen insanlar; senin demin yaptığın koşunun yarısını bile yapamazdı' demişti. O an, bana ve beden imajıma söylenen kırıcı sözlere asla kulak asmamam gerektiğini anlamıştım. YARI MARATON KOŞMUŞTUM. BAŞARILIYDIM, MUTLUYDUM!
3. basamağı ne zaman çıktığımdan emin değilim. Benzer başarıyı Nike'ın 5K'lık minik, kadınlara özel koşusunda bitirdiğim derecede hissetmiştim. Ama o gerçekten bir başarı mıydı, yoksa basit bir mutluluk muydu, emin değilim. Belki de o basamağı hala çıkmamışımdır.
Ama bildiğim tek bir şey varsa... O da şu an BAŞARILIYIM, MUTLUYUM.
Uzunca bir süre de, beni başarısız hissettirecek herhangi bir şey düşünmek, öylesi bir ortama girmek... İSTEMİYORUM.
Başlıkta söz ettiğim hastalığın tek tedavisi var: BAŞARI
İyi geceler;)
Anoreksiya Nervosa denilen şu illet küçüklüğümden beri bende vardı.
Hep besili, sağlıklı bir bebektim; bahsetmişimdir (hekim anne babanın çocuğu olmanın kıyağı diyelim). Benim yanımda, bebekken geçirdiği birtakım hastalıkların sebep olduğu iştahsızlıklara yenik düşüp sonraki çocukluk dönemlerini güçsüz ve zayıf geçiren minnoş kızların yanında kazulet gibi algılanmamdan da.
Diğerlerinden daha uzundum. Boy sırasında hep en arkaya düşerdim. NEFRET EDERDİM!
Diğerlerinden daha iriydim, yaşıtım erkekler benden korkardı. Onların açamadığı kapıları açar; beni kızdırdıklarında kapıldığım adrenalin duygusuyla depar atıp heppiciğini yakalayabilirdim. KORKUTAN BİR KIZ OLMAK BENİM İÇİN UTANÇTI.
İlk ciddi kilo kaybımı OKS denen liseye giriş sınavına çalışırken yaşamıştım. Annemler beni, sadece hırslı ve aşırı çalışkan öğrencilerin kazanabildiği butik dershanemsi bir yere vermişlerdi o sıralarda. Her ne kadar o butik dershaneye girebilecek kapasitede çalışkanlığım olsa da, asla YETERLİ olamamıştım. Geri kalıyordum oradaki hırs ortamından. BAŞARISIZDIM. MUTSUZDUM.
İkinci ciddi kilo kaybımı lise 2'de yaşamıştım. Lise 1'de bir çocuğa abayı yakmıştım o zamanlar. Platonikti. Çocuk da sıradan biriydi. Hani her kızın yazdığı, havalı, komik, her kıza yavşayıp içlerinden seçim yapan, sıradan kendi halinde tiplerden... Çocuğa sanırım fazla belli etmiştim platonik duygularımı; diğer pek çok kıza yaptığı gibi hafiften umut veren tavırlarla, kimi zaman fazlasıyla sıcakkanlı olsa da, çoğu zaman kayıtsız ifadeleri dışında hiçbir cevap alamamıştım. İlk platonik aşkım platonik kalmıştı. Önceki kilo kaybımda nasıl akademik alanda beklentilerimi karşılayamadıysam, bu kez de romantizmde istediğimi alamamıştım. BAŞARISIZDIM. MUTSUZDUM.
Son kilo kaybım en ciddi ve uzun süren, son 1 yıl içinde yaşadığım ve en hayati sonuçlarla kendini gösteren, hayatımın geri kalanı boyunca unutmak istediğim deneyimdi denebilir. Amerika'ya staja gittiğimde başlamıştı. Laboratuarında çalıştığım profesör tipik, ego yapmış, ağzına geleni söyleyen bir Türk kadınıydı. En büyük başarılarımda bana küçük iltifatlar eder, minik hatalarımda bana ZAMAN KAYBI olduğumu söyler dururdu. İltifatlar değil, ZAMAN KAYBI sıfatı kulağımda çınladı durdu Amerika'da geçirdiğim 2.5 ay boyunca. BAŞARISIZDIM, MUTSUZDUM. Tanıştığım, abayı yaktığım, bu kez platonik olmayan, ama bana inanılmaz bir şekilde kendimi değersiz hissettiren bir çocukla tanıştım. Daha önce platonikten öteye geçememiş abayı yakma deneyiminden de kötü etkiledi beni DEĞERSİZ hissetmek. BAŞARISIZDIM, MUTSUZDUM. O da yetmedi, Türkiye'ye geri döndüğümde, gitgide benliğimi mahveden başarısızlık sendromuna dayanamayan arkadaşlarım tarafından terk edilmiştim. BAŞARISIZDIM, MUTSUZDUM. Hissettiğim bunca BAŞARISIZLIK, MUTSUZLUK vakasından sonra... Daha fazla söze gerek yok, ÇÖKTÜM!
Bunca zaman, beden imajıma takma sebebim, vücudumun çirkin olduğunu düşünmem değildi. Altında yatan başarısızlık KORKUSU, UTANCI, NEFRETİYDİ. Tıpkı küçükken boy sırasında en arkaya düşerken, erkekleri korkuturken hissettiklerim gibi...
Psikologların 'Hadi şimdi çocukluğunuza inelim' olayı yalan değil arkadaşlar, bizzat yaşadım ve biliyorum. İnsan depresyondayken, olgunluğu da depresyona gidiyor. ÇOCUK OLUYORUZ, KÜÇÜLÜYORUZ.
Çöküşüm sürecinde 3 kez 'BAŞARISIZDIM, MUTSUZDUM' vakası yaşadım. 3 merdiven indim kabaca. Benliğimi geri kazanmak için çıkmam gereken 3 merdiven... İlk basamağımı L ile tanıştığımda geri çıkabildim. Onunla ilk tanışmamızda bana dünya güzeli olduğumu söylediği gün... Zekamı övdüğü başka bir gün... BAŞARILIYDIM, MUTLUYDUM. İkinci basamağımı, yarı maratonu vücuduma hiç hasar vermeden, iyi de bir dereceyle bitirdiğimde çıktım. Beraber maratona katıldığım arkadaş, bana: 'Sana sağlıksız olduğunu, sporu bırakman gerektiğini, çok zayıf olduğunu söyleyen insanlar; senin demin yaptığın koşunun yarısını bile yapamazdı' demişti. O an, bana ve beden imajıma söylenen kırıcı sözlere asla kulak asmamam gerektiğini anlamıştım. YARI MARATON KOŞMUŞTUM. BAŞARILIYDIM, MUTLUYDUM!
3. basamağı ne zaman çıktığımdan emin değilim. Benzer başarıyı Nike'ın 5K'lık minik, kadınlara özel koşusunda bitirdiğim derecede hissetmiştim. Ama o gerçekten bir başarı mıydı, yoksa basit bir mutluluk muydu, emin değilim. Belki de o basamağı hala çıkmamışımdır.
Ama bildiğim tek bir şey varsa... O da şu an BAŞARILIYIM, MUTLUYUM.
Uzunca bir süre de, beni başarısız hissettirecek herhangi bir şey düşünmek, öylesi bir ortama girmek... İSTEMİYORUM.
Başlıkta söz ettiğim hastalığın tek tedavisi var: BAŞARI
İyi geceler;)
1 Ağustos 2015 Cumartesi
THE HAPPIEST LIFE IS TO BE WITHOUT THOUGHT-SOPHOCLES
Staj yaptığım yerden 1-2 haftalığına kovuldum!
Çok yorulmuşum, dinlenmeliymişim...
Başta kovulma fikri acayip sinirimi bozmuştu; ama şimdi dışarı hiçbir sorumluluk düşünmeden çıkmaya, evdeki mutfağı kirletmeye zaman bulmaya, babişimle satranç oynayıp illa ki kendisine yenilmeye ve sonrasında zırlamaya zaman buldukça... Tatil iyi bir şeymiş be!
Fark ettim de... Eylül 2013'ten beri yaptığım tatil günü sayısı (hafta sonları ve belirli günleri saymazsak...): 9 gün!!!
İşsizim ya, lisedeki İngilizce kitaplarından birine ilişti gözüm... Accık okuyim dedim. Bu sözle karşılaştım.
Hakkaten, mutlu olmak için belki de hiç düşünmemek gerekiyor.
Bense aylarca sorunlarıma isim koymayı ve en doğru isimleri bulmak için sorunlarımı irdelemeyi kendime hobi edinmiştim...
İyileşmesinin tek çaresi mutluluk olan birinin yapmaması gereken belki de ilk şey...
DÜŞÜNMÜYORUZ EFENİM. YENİ REÇETE;)
Çok yorulmuşum, dinlenmeliymişim...
Başta kovulma fikri acayip sinirimi bozmuştu; ama şimdi dışarı hiçbir sorumluluk düşünmeden çıkmaya, evdeki mutfağı kirletmeye zaman bulmaya, babişimle satranç oynayıp illa ki kendisine yenilmeye ve sonrasında zırlamaya zaman buldukça... Tatil iyi bir şeymiş be!
Fark ettim de... Eylül 2013'ten beri yaptığım tatil günü sayısı (hafta sonları ve belirli günleri saymazsak...): 9 gün!!!
İşsizim ya, lisedeki İngilizce kitaplarından birine ilişti gözüm... Accık okuyim dedim. Bu sözle karşılaştım.
Hakkaten, mutlu olmak için belki de hiç düşünmemek gerekiyor.
Bense aylarca sorunlarıma isim koymayı ve en doğru isimleri bulmak için sorunlarımı irdelemeyi kendime hobi edinmiştim...
İyileşmesinin tek çaresi mutluluk olan birinin yapmaması gereken belki de ilk şey...
DÜŞÜNMÜYORUZ EFENİM. YENİ REÇETE;)
Kaydol:
Yorumlar (Atom)