8 Ekim 2015 Perşembe

MERAKLILARINA






Dün, atlattığım koca bir seneye artık bir nokta koymam gerektiğini düşündüm ve uzunca bir zamandır istediğim dövmemi yaptırdım.

Artık sağ omzumda 'Stronger' yazısı var.

Hayatımın sonuna kadar da silmeyi düşünmüyorum.

Kendimi her güçsüz hissettiğimde aynadan omzuma bakıp, güçsüzlüğümü yenebileceğimi hatırlamak istiyorum.

Ve bu bloga son yazımı resmi olarak yazmış bulunuyorum.

Eski benliğime tekrar hoşgeldin diyor, bundan sonraki tüm yazılarıma (saçma sapan kişisel gelişim yazılarım da dahil) eski benliğime ait blogumdan devam etmeyi planlıyorum.

Hayırlı olsun.

Benimle benzer problemlerden geçmekte olan herkese de iyi şanslar diyorum son olarak. Unutmayalım, bizler insanız. Avaraj her insan, depresyonun üstesinden gelecek kapasitede bir güce sahiptir.

O yüzden her şey mümkün.

Hoşçakalınız:))

29 Eylül 2015 Salı

ORJİNAL BAŞLIK İÇİN NE FİKRİM NE HALİM VAR...

Nedendir bilmiyorum, günlerdir kronik bir yorgunluk var üzerimde.

Ayın kızıla boyandığı gece (Kurban Bayramı'nın bittiği haftasonu) uyuyamadım. Koskoca 1 yıldır, belki de ilk defa başıma geldi bu uykusuzluk. O uykusuz halimle okula başlayınca, hele bir de o başladığım hafta staj ve nöbet dolu bir hafta olunca...

'Bayramda spor salonunun yüzünü göremedim, dede sporuyla (nam-ı diğer yürüyüş) idare etmekten sıkıldım' inatlaşması yüzünden illa ki gym'e zaman ayırmaya özen gösterince...

Bir yorgunluk olması doğal olsa gerek.

Gerçi yorgunum diye sporu abartmıyorum. 15 dakikalık hafif sabah koşusundan sonra akşama doğru gym'e tekrar uğrayıp, 15 dakikalık ısınma koşusu+hafif kas çalışması+10 dakikalık yürüyüş rutinimden caymıyorum.

Bir de ilginçtir, canım tatlı çekmeye başladı. Karbonhidrat ihtiyacım olduğundan değil; Ayşegül Çoruhlu diye instagram'da garip espriler yapıp duran bir diyetisyen yok mu, onun 'Tokuz ama Açız'gillerine döndüm. Uzunca bir zamandır böyle olmamıştım.

Sırf onu da geçtim. Gereksiz aşırı iştah da var uzunca bir zamandır. Masaya beraber oturduğum insanlar şaşakalarak yemek yiyişimi izliyor. Erkek arkadaşım hariç. Allahtan o da benim gibi yemek yemeyi sevenlerden...

Ya da beni aşırı sevenlerden...

Kullandığım hormon replasman tedavisinin 1 haftalık dinlendirme evresindeyim ve bu yüzden adet kanamam var. Ayrıca kendimi şiş de hissediyorum. Muhtemelen o ilaç yüzünden böyleyim.

Tam anlamıyla normal bir insana dönüştüm sanırım. Yani... Umarım.

Galiba kendimi biraz dinlenmeye ayırdım.

Aşırı iştahım... Yorulmam... Uykuya hasret kalmam... Tatlılara dalmam... Şişkinlik ve adet kanamaları...

Galiba vücudum, kendime çektirdiğim acı dolu bir senenin dengesini sağlamaya çalışıyor.

Ve biliyor musunuz?

Bu durumdan rahatsız değilim.

Lisedeki ergen dönemlerimde, diğer bütün yaşıtım kızlar gibi, kurgusal kitaplardaki vampirlerin aşığıydım (öyle bir fazdan hiç geçmediğini söyleyen bir kıza rastlarsanız uzak durun o kızdan. Kasıntıdır, özgüvensizdir, aşamadığı problemleri vardır; kısacası YALANCIDIR. Vampir değilse kurt adam, kurt adam değilse nefilin, bunların hepsinden bihaberse en azından bir Kara Murat sevdası olmuştur geçmişinde. Stereotype yaptım biliyorum, ama HAKLIYIM). Neyse, lafı çok da uzatmiyim. Kitaplarda hep vampirlerde 'insan olma' arzusu olurdu. Ölümsüz ve mükemmel yaratıklardı, ama mükemmellikten nefret ederlerdi. İnsan oldukları zamanlarda 'mükemmeliyetçi' kişiliği olan vampirlerse, o arzularını kendilerine yediremezlerdi ve baskılamak için 'insan' kavramını aşağılarlardı.

Vampirlerin mükemmellikten neden nefret ettiklerini anlayamazdım.

Sonuçta insan olmak nedir ki?

Avaraj biri olmak nedir ki?..

Hep böyle düşünürdüm.

Çocukmuşum.

Bu dünyada normallikten daha güzel bir şey yok. Olmadı, olmayacak.

İnsan olmak normal olmak yahu...

Geçirdiğim depresyondan aldığım en doğru düzgün derslerden biri: 'Hayatını farklı olmaya adayan mükemmeliyetçilerden uzak duracaksın.'




20 Eylül 2015 Pazar

BİR DEMET ÇİÇEK

Dün gece aldığım o üzücü haberden beri aklım çok karışık.

Merhum lise arkadaşımın geçirdiği trafik kazasının detaylarını biraz biraz öğrendim.

1- Düşündüğümün aksine, arabayı kendisi değil; babası sürüyormuş.
2-Bize ilk söylendiği gibi babası yoğun bakımda değilmiş; tıpkı annesi gibi, kazayı kırık çıkıklarla atlatmış.
3-Cenazeye annesi de babası da katılmış.

Birkaç gün önce, üniversiteden bir arkadaşımın doğumgününde aldığı talihsiz bir haber sonucu hepimiz soluğu Ümraniye Camii'sinde alıp, arkadaşın anneannesini son yolculuğuna uğurlamıştık. Dua edilirken, gözüm arkadaşımın annesine ilişmişti. Kadıncağız, avlunun bir köşesine sığınmış; dengesini kaybetmemek için mücadele ediyordu. Yorgun, mutsuz, çaresizdi.

Gözyaşlarıma hakim olamamıştım.

Lise arkadaşımın ailesinin o cenazedeki halini düşünmek bile istemiyorum.

Ama düşündüm...

Ve yine gözyaşlarıma hakim olamadım.

Bu sefer soluğu, Konya'da kılındığı için cenazede alamadım; onun yerine spor salonuna gittim.

Kendime acı çektirircesine spor yaptım.
Eski zamanlarımdaki gibi spor yaptım.

Ve biliyor musunuz? Hayatımda ilk defa, o spor bana kendimi iyi hissettirdi.

Gerçekten, bazı zamanlar oluyor ki; acı çekmek insana iyi geliyor. Önceki acını dindiriyor.

Sanırım, gerçekten de çivi çiviyi sökebiliyor.

Yaptığım spordan dolayı pişman değilim. Olmuş bitmiş bir şey için üzülmektense, erkek arkadaşımın bana 'hastane nöbeti hediyesi' olarak aldığı bir demet çiçeğe bakıp, salak salak gülümsemek daha iyi bir fikir.

Dünden sonra, önemli bir şeyin farkına daha vardım. Hayat, sırf bize yasaklandı diye istediğimiz şeyi yapmamamız için fazla kısa. İstiyorsak, yapacağız. Ertelemek gibi bir lüksümüz yok.

Bugün halsiz düşene kadar spor yapmak istedim, yaptım.

Bu haftanın sonuna kadar, sırtıma dövme yaptırmak istiyorum. YAPTIRACAĞIM!

Bu kadar...

İyi geceler:)

19 Eylül 2015 Cumartesi

ASİMETRİK KIRMIZI BOĞAZLI KAZAĞA İTHAFEN

Aslında bu yazıyı, mutlu bir liseli ergen dönemimde açtığım blogumdan paylaşmayı düşünüyordum.

Erkek arkadaşım bugün ilginç bir analizde bulundu. Depresif ve düşünceli zamanlarımda bu bloguma ağırlık verdiğimi, mutlu ve sosyal zamanlarımda eski blogumda paylaşımlarda bulunduğumu söyledi. Haklı, ama bir bakıma.

Hipotalamik amenore blogunu sadece depresif zamanlarıma saklamıyorum. İleriye yönelik sorgulamalar çektiğim zamanlarımda, her insan gibi, sorularımı paylaşasım, yükümü azaltasım geliyor. Şu aralar, gerek kendimle ilgili, gerek çevremle ilgili, daha önce fark etmediğim şeylerin bilincine varıyorum. Herkesin geçtiği çağlar bunlar herhalde.

Bugünkü niyetim, erkek arkadaşımla bugün izlediğim bir filmin kritiğini yapmaktı. Tipik bir durum komedisiydi. Adı 'She's Funny That Way' idi ve Jennifer Anniston oynuyordu. Benim favori aktrislerimden kendisi. Brad Pitt'in hep aptal olduğunu düşünmüşümdür Jolie'yi ona tercih ettiği için. Çok sonradan fark ettim bu düşüncemin yüzeyselliğini. Hayır, fark etmemi sağlayan şey deneyimlerim olmadı. Erkek arkadaşımın, Brad Pitt'in karısı hakkında söylediklerini bir link halinde yollamasıyla oldu:

'My wife got sick. She was constantly nervous because of problems at work, personal life, her failures and children. She lost 30 pounds and weighted about 90 pounds. She got very skinny and was constantly crying. She was not a happy woman. She had suffered from continuing headaches, heart pain and jammed nerves in her back and ribs. She did not sleep well, falling asleep only in the mornings and got tired very quickly during the day. Our relationship was on the verge of a break up. Her beauty was leaving her somewhere, she had bags under her eyes, she was poking her head, and stopped taking care of herself. She refused to shoot the films and rejected any role. I lost hope and thought that we’ll get divorced soon… But then I decided to act. After all I’ve got the most beautiful woman on earth. She is the idol of more than half of men and women on earth, and I was the one allowed to fall asleep next to her and to hug her. I began to shower her with flowers, kisses and compliments. I surprised and pleased her every minute. I gave her a lot of gifts and lived just for her. I spoke in public only about her. I incorporated all themes in her direction. I praised her in front of her own and our mutual friends. You won’t believe it, but she blossomed. She became better. She gained weight, was no longer nervous and loved me even more than ever. I had no clue that she CAN love that much.
And then I realized one thing: the woman is the reflection of her man.
If you love her to the point of madness, she will become it. '

Hikayeyle çok kolay bağlantı kurabilmiştim. Erkek arkadaşım beni ilk tanıdığında, benliğimden eser kalmamıştı. Zayıftım, psikolojik olarak ölümle yaşamı ayırt edemeyecek kadar zayıftım. Görüntüm de çok zayıftı; bakan insanların bakışları, prematüre bir bebeğe bakarmışçasına acıyan ifadelerden farksızdı. İçim, dışıma yansımıştı.


Roald Dahl'ın ifadesiyle, aynen böyle.

Neden böyle oldum? Bilmiyorum. Biliyorum, ama bilmiyorum...

Bugün, liseden yakınen tanıdığım bir arkadaşın vefat haberini aldım. Muhtemelen bayram ziyareti için yaptığı bir araba yolculuğunda kaza geçirmiş. Kendisi vefat etmiş, babası yoğun bakımda, annesi yaralı.

Lisedeyken az mı dalga geçerdik o çocukla?
Tek suçu; saf, aklına geleni söyleyen, temiz kalpli, hayatını eğlenerek geçirmeye çalışan biri olmasıydı. Hiçbir şeyi takmazdı. N'olursa olsun, hep mutluydu. Yeri geldiğinde agresifti, ama kızdığında bile güleçti. Her zaman Roald Dahl'ın çiziktirmelerindeki ikinci insandı o. Hepimizin gözünde; dalga geçenlerin de dahil. Belki de fark etmiyorduk ama, kıskanıyorduk o güzelliği; o yüzden geçiyorduk dalgamızı!

Neden böyle oldum? Beni üzen şey, beni neden üzdü? Bilmiyorum...

Ne yalan söyleyeyim... Beni üzen şey, beni üzdüğü için kendimden utanasım geliyor. Gururuma dokunuyor...

'İlk gördüğüm andan itibaren senin evlenmek istediğim kız olduğunu anlamıştım' dedi erkek arkadaşım.
'Neden? O halimle nasıl bunu isteyebildin?' dedim.
'Asimetrik kırmızı boğazlı kazak giymiştin... İstememek mümkün mü?' dedi.

Sevgili asimetrik kırmızı boğazlı kazağım... (Aslında benim değil, annemin kazağı. O gün, 'Kızımın ilk date'i hayırlı olsun bakiyim!' diyerekten kendi elleriyle giydirmişti beni anneciğim). Beni, hayatımın en büyük hatasından kurtardığın, bana ikinci bir şans verdiğin için sana ne kadar teşekkür etsem az.

Hayat üzülmeye değmiyor...

15 Eylül 2015 Salı

FIRILDAYAN PANTOLON DÜĞMELERİ

4. sınıfa başlamanın bir getirisi olaraktan, artık hastane stajlarında sürünüyorum.

Şu dünyada en nefret ettiğim kurallardan birine her gün uymak zorunda kalıyorum: ÜNİFORMA!

Ya doktor önlüğü ya da scrub dedikleri ameliyathane üniformasına izin var. Havalar aşırı sıcak olduğundan, önlük bana aşırı dertli geliyor. O yüzden scrub'ların üst kısmını evde giyip, öğlen 11.45'e kadar felan oyalanıyorum. İmza atma saatinden 5 dakka önce de hemmencecik giyinme odasından göbişten açık bluzlerle çıkıyorum. (Evet... İSYANKARIM)

İsyankarım... Üniforma giyme zorunluluğundan dolayı değil; FAZLA KAPALI GİYME ZORUNLULUĞUNDAN...

Pantolon veya uzun etek kuralımız da var efenim. Yazılı değil, sözlü bir kural. Ama var. Çok eski pantolonlarım geniş, eski pantolonlarım da dar. Arasını bulamıyorum bu yeni popişimle.

Geçen seneki iyileşme dönemimden kalma pantolonlarımdan biri denk geldi elime, onu giyeyim dedim. Super-skinny bişi (O halimle en küçük beden super-skinny'ler eşofman gibi duruyordu. Tarz olduğumdan değil, zorunluluk olduğundan o tip pantolonlarla tüm seneyi geçirmiştim). Amanin, ne zor şeymiş süper düper skinny giymek yahu? Giymesi tam 10 dakka sürdü. 'Lan, o kadar kas yaptın; nasıl şunu bacağından geçirmeyi beceremezsin. Az biraz daha güç uygula bakiyim?!' diye diye güç bela girdim içine. Bir de baktım, 10 dakika geç kalmışım evden çıkmak için.

Anamlar tam bana geç kaldım diye çemkirecekken, pantolonun üstümdeki yeni duruşunu görüp ağızlarını 360 derece açarak donakalınca, çemkirme memkirme kalmadı. Şaşkınlıkları geçip bir şey söyleme ihtiyacı duyunca, annem anca: 'Pantolon çok tatlı durmuş...' diyebildi.

Koştura koştura teee İstanbul'un öbür ucundaki hastaneye vardım allahtan (Onca kardio işe yarıyor). Ama koşturmanın bir de beraberinde getirdiği apayrı bişi var: TUVALET!!!

'Zaten geç kaldın, hemencecik bitiriver şu işini de git staja!' diyerek, eski alışkanlığımla hareket edip de pantolonu, eşofman altıymış gibi 'drinkkkkkk' diye indirince nolur?

DÜĞME FIRLAR!

(Evet... Geçen seneden kalma bir alışkanlık. Süper düper double zero beden skinny pantolonlarımı indirmek için öylesine aşağı ittirmem yeterdi)

Ve ardından, emekli anoreksiğimiz ve spor bağımlımızı gülme krizi tutmaz mı?

TUTAR!

Gülme krizini özlemişim.

İyi geceler efenim...

9 Eylül 2015 Çarşamba

ROMAN OKUMAK NİYE BU KADAR ZOR?

Günlerdir Orhan Pamuk'un 'Kafamda bir Tuhaflık' adında bir romanını okumaya çalışıyorum.

Ama çalışmakla kalıyorum, OKUYAMIYORUM!

'Amaaan Orhan Pamuk yazmış, ne beklersin ki? Adamın amacı zaten okutmamak' diye bir bahane uydurasım var bu özrüme.

Ama hiçbir bahanesi yok bu durumun, farkındayım.

Roman okuyamıyorum...

Bu sabah uzun bir aradan sonra spor hocamla antrenman yaptım yine. Biraz felsefiktik bugün. Giriş, gelişme, sonuç'lu uzuuunca bir nutuk verdikten sonra konuşmasının ana fikrini söyledi: 'Sokakta yürüyen gördüğün her insan birer roman. Kitaplığındaki her roman da birer insan, o insanın hikayesi'

Çok klişe geliyor kulağa biliyorum; ÖSS'de Türkçe paragraflarına çalışırken hep böyle ana fikirleri olan yazılarla uğraşırdık. Canımız sıkılırdı 'Her roman bir insandır' eşitlemesinden.

Ama bunun klişeleşmesinin sebebi, doğru olması olabilir mi?

Bence de her insan ayrı bir roman...

Ve ben, roman okuyamıyorum...

Sıkılıyorum.

Analiz yapmayı seven, sürekli kendi sorunlarına bilimsel bir kaynak bulmaya çalışan biri olarak; başkalarının hikayelerini okumak beni sıkıyorsa, bu işte bir gariplik var...

Neyse, ben şu kitabı okumaya tekrar bir kasayım bari...

6 Eylül 2015 Pazar

İKİNCİ TEŞEKKÜRÜM

Sevgili günlük,

Hatırlar mısın bilmem; annemden 1-2 hafta önce geçtiğimiz yıl onlara çektirdiklerim için özür dilemiştim ve bana sabrettikleri için ona teşekkür etmiştim. Annem de, gördüğü mutlu sonun paha biçilemez olduğunu belirtip, 'fazlalıklarım'ı sıkmıştı.

Bugün, hafta sonlarımın vazgeçilmez insanlarından biriyle, uzun bir süreliğine son görüşmem oldu. (Kendisi birkaç haftaya İngiltere yolcusu, doktorasını orada yapacak. Ondan önce de anneannişlerini görmeye bir Bozcaada'ya uğrayacak. Böyle de cool kankalarım var; havalı mıyım ne;) )

Bana bakıp: 'Gerçekten artık eski sağlıksız görüntünden eser kalmamış. Şimdi fark ediyorum. Zayıf değilsin, incesin; mutlusun.' dedi.

'Sen durumun farkında değilsin ama seninle geçirdiğim hafta sonlarının payı çok büyük düzelmemde. Teşekkür ederim'

'Gerçekten farkında değildim, ama dediğin gibiyse, nasıl sevindim anlatamam. Düşündüğünden çok daha değerli birisin'

Düşünüyorum da... Özür dilemek de, teşekkür etmek de bir tür meditasyon aslında. Eskiden bunu anlayamazdım. Sanırım meditasyonunu yapacak gerçek bir üzüntü sebebim yoktu. Stresi mıutsuzlukla karıştırıyordum.

Yeni bir şeyler öğrenmek güzel bir şey. Yaşayarak öğrenmekse daha kalıcı kılıyor.

Her ne kadar yaşama kısmı çok zorlu geçmiş de olsa, şu anki halimden memnunum.

Facebook'tan gördüm; geçen sene bugün Amerika'dan dönmüşüm.

Geçen koca bir sene ilginçti, mutsuzluklarla doluydu. Ama sonunda bana mutlulukların en büyüklerini verdi. Vermeye de devam ediyor.

Kendimi seviyorum. Beni sevenleri daha çok seviyorum. Kendimi sevenler arasında ben de varım. Haliyle kendimi kendimden daha çok seviyorum... Daha fazla karıştırmadan bu yazıyı bitiriyorum.

İyi geceler;)

5 Eylül 2015 Cumartesi

KENDİME NASIL YARDIM EDERDİM, HALA BİLMİYORUM...

Eski bir arkadaşımla dün 1-2 saatliğine tatlı yemece yaptık.

Çok sevdiğim lise arkadaşım olur kendisi. Benim 1 yıllık sendromum onda azıcık kronik: Üzülünce kilo veriyor.

İlk ciddi kilo verişini, '1st kiss'inden ayrıldığı zamanlarda yaşamıştı. Allahtan o dönem üniversite sınavlarına çalıştığı yıla denk gelmişti de, savunma mekanizması olarak kendini derslerine vermiş; derece yapıp istediği bölüme girmişti. Mutlu olmuştu. 2nd kiss gelince de iyileşmeye başlamıştı.

Yıllar sonra, onu benzer bir duruma sürüklenirken gördüğümden şüpheleniyorum. İlk ilişkisinde yaşadığı hayal kırıklığını tekrar yaşamamak için kendisini düzenli ilişki denen kavramdan izole etmişti yıllardır. O prensibinden bu yıl biraz ödün vermek istedi bu yıl. Ne yazık ki, uğruna ödün verdiği insan, ona gereken değeri vermemekte ısrarlıydı.

Ayrıldılar...

Biraz içine atmayı seven biridir. Bana benzer.

'Ailesi ona yardım eder, arkadaşları ona yardım eder, kendini kurtarır' diye kendimi telkin ediyorum  dündendir. Ama vaktinde etrafımdaki arkadaşlar da kendilerini benim hakkımda bu şekilde telkin etmişlerdi. 1 yıl boyunca onları bu bencillikleri yüzünden suçlamıştım.

Durumunun benim kendimi soktuğum hale geleceğini zannetmiyorum, ama...

Arkadaşıma yardım etmek istiyorum ve nasıl yapabilirim bilmiyorum...

Bundan 1 yıl önceki halime nasıl yardım ederdim acaba?

'ERKEK GİBİ GÖRÜNÜYORSUN!' NE DEMEK...

Dün annişimle babişimden duydum bu cümleyi.

'Daha fazla kaslanma, artık yağlan. Erkek gibi görünüyorsun. Bu kadar iri olmak bir kıza yakışmaz...'

Erkek arkadaşım, birkaç ay önce, tipik bir kız sendromu olan PMS'i yaşayamadığım için üzülmeme kızmış: 'Kadın olmak sadece adet görmek, çocuk sahibi olabilecek bir vücuda sahip olmak mı sanıyorsun? Bu düşüncen yanlış; kadınlığı metalaştırmaktan farksız' demişti.

Daha fazla katılamazdım. Kaçmaya çalıştığım düşünce yapısının içine kendimi kıstırmışım haberim yok.

Bir kadının bir erkekten farkı nedir ki?

Gerçekten merak ediyorum... Bir kadını kadın yapan çocuk sahibi olabilmesidir, diye düşünürsek; genetik veya çevresel faktörler yüzünden bu özelliğinden yoksun olan dişi insanlar 'vajinalı yaratıklar' olarak mı adlandırılıyor?

Yooo...

Bir kadını kadın yapan, erkeğe göre daha güçsüz olmasıdır, diye düşünürsek; BU CÜMLENİN DEVAMINI GETİRMEK İSTEMİYORUM!

Gitgide kaslanmama, irileşmeme gelince; kaslandıkça kendimi iyi hissediyorum. Başkalarını memnun etmek için yaşamak çok yoruyor artık. Daha 22 yaşındayken 'yoruyor artık' diyebiliyorsam, demek ki doğru olan böyle yaşamak değil. Bana kaslanmak iyi geliyor, yapmaya da devam edeceğim.

Özür dilerim anniş, pardon babik :S

...

3 Eylül 2015 Perşembe

KAN TAHLİLİ SONUÇLARI

Kötü kolesterollerim (LDL), malnütrisyon yüzünden tavan yapmıştı. Şimdi normal değerlerde çıkmakla kalmamış, iyi kolesterolüm (HDL) tavan yapmış.

Tiroit fonksiyonlarım yerli yerinde.

Spor yüzünden karaciğer enzimlerimin yüksek çıkmasını beklerdim, ama normal değerlerde.

Stres hormonum (kortizol) hala normal değerlerin üstünde de olsa, eski haline göre çok daha az

Östrojen eksikliğim olduğu yerde sayıyor...

Hepsini düşündüğüm zaman...

SANIRIM BEN BU İLLETİ YENDİM. SON ÇIĞLIKLARINI ATIYOR ;)

1 Eylül 2015 Salı

SEVDİĞİN ŞEY NEYSE ONU YAPACAKSIN!

Sevgili günlük,

Bir arkadaş söyledi başlıktaki cümleyi bugün. Sonra da sanki dediği şey daha önce kimse tarafından söylenmemiş gibi: 'Buldum kendi motto'mu' diye gerindi.

'Ben bu mottoyu bulalı atı alan Üsküdar'ı geçti' diyecektim, ama baktım arkadaş mutlu gururlu, sustum.

Bugün günlerden kan verme günüydü. Küçüklüğümden beri en nefret ettiğim şeylerden biri olmuştu kan vermek. O kübital fossa denen yeri düz tutamıyorum, tutabilemiyorum... E haliyle TUTMUYORUM. Ama sonuçta sağlık bu, o kan alınacak. İşte bu yüzden, küçüklüğümden beri, annemler beni ne zaman kan verdirmeye götürse, yanlarında beni kan verme esnasında tutmaları için izbandot gibi 2-3 tanıdık da getirirler.

Her kan verme savaşımda, 3 günlük kas egzersizimi yerine getirmiş olurum.

Ama şu geçtiğimiz 1 yıllık mazoşizm çağımın bir yan etkisi olmuş; artık kan verirken gıkım çıkmıyor. Hatta ilginç bir şekilde, eğlenceli gelmeye başladı. (O 1 yılda kan değerlerimin içine ettiğim için habire kan vermemden kaynaklı bir alışkanlık olabilir)

Yarın sonuçlarını alacam inşallah...

Kan verme işini hallettikten sonra, acıyı olgun karşılamamla gurur duyan annem: 'Şimdi sana güzeeel bir kahvaltı... Hmm nereyi istersin bakiyim?'

'SARAAAAAYYY'

Reklam yapmak hiç etik değil, biliyorum. Hele ki siyasi bir restoranın reklamını yapmak. Cık cık cık cık. Ayıpladım kendimi. Ama şimdi; 1-şu blogu okuyan kaç kişi var ki?, 2-Allah için, Saray çok güzeeelll!!!

Peynirli menemeni süper bişi arkadaşlar!

Şansa gel, kahvaltım bittikten hemen sonra, yanımdaki durakta biricik okul otobüsüm; 256'm da belirdi...

Okula varır varmaz psikopat sporcu olarak n'aptım? Tabii ki kendimi spor salonuna attım.

Son haftalarda beni kendime getiren ve mutluluğu hatırlatan muhteşem insanlardan biri; spor antrenörüm oradaydı. Onu 3 gün görememiştim. Nasıl da özlemişim!!!

O da beni çok özlemiş. Beni görür görmez suratında güller açtı, sporunu yarıda bırakıp yanıma geldi şamataya başladı. 'Dün gözlerim seni aradı, alıştırdın kendini bana' dedi. Okulun başlamış olmasından, bugün de kan verme hadisem sağ olsun, sabah zaman bulabilmemden gelebildiğimi söyledim. 'Aman kızım, o kadar kan vermişsin, zaten minnacık bişeysin. Çok kendine yüklenme' dedi babacan bir tavırla. 'Tabi hocam, accık kardio yapıcam sadece' diye rahatlattım babacanı.

Hep gym'de ikimiz oluyorduk son zamanlarda. Bugün bir misafir daha vardı. Yaptığı spordan gereken hazzı alamadığından olacak, habire bizi dinleyen; fazla ara verdiğini düşündüğünde zorlayıcı ağırlıklara koşan; motive olmak için aynada 6-packlerini ovuşturan; muhtemelen bir ayrılık yaşadığı için kompleksini kas yığınına dönüşmekle kapamaya çalışan tipitolardan biriydi.

Antrenörüm biraz erken çıktı. Ders programımı ona vermem için gym sonrası ona uğramamı söyledi. Onu çok bekletmiyim diye sporu kısa kestim. Gitmeden evvel tipitoya bakıp biraz üzüldüm haline, ne yalan söyliyim. Bana bundan birkaç ay önceki zamanlarımı hatırlattı. 'Kolay gelsin' dedim. 'Sağ ol, sana da geçmiş olsun' dedi ve ağırlıklara hücum etti.

Klişe mlişe ama, doğru yahu! SEVDİĞİN ŞEY NEYSE ONU YAPACAKSIN!


30 Ağustos 2015 Pazar

YÜZLEŞME

Böylesi bir başlıktan sonra edebi bir yazı gelmezse n'olur?

Tabii ki ayıp olur!

Ne yazık ki, bugün ahlaksız havamdayım. Haliyle ayıp edicem...

Edebi yazı yazamıyorum arkadaşlar. Tüm yıl, 'Yağ oranım çok düşüüüğğğğk', 'Ne yeseeeeeem, ne yemeseeeeeem', 'Şimdi bunu yiyince östrojenlenip adet olabiliyo muyuuuuuum' diye düşünmekten, zevkine kitap okumayı unutuvermişim.

Kitap okumaya başlamam lazım! Acil!!!

Yoksa böyle ayıp etmecelerin devamı gelecek :S

Neyse yazıyı bitirmeden neyle yüzleşmem gerektiğini de söyliyim de yatıp zıbarayım bari...

TATİL BİTTİ YAHUU!!! YAZ BİTTİ!!! YARIN OKUL VAR OKUL OKUL O... KUL... KUL... KUL HAKKI... YAZIK BANA LAN?!?!?!?!

O değil de, okuldaki bütün arkadaşlarla arayı bozdum malum. Şimdi iki seçenek var başıma geleceklerle ilgili. Ya millet geçen seneki halimi unutmamış olacak, beni rahat bırakacaklar. Ben de rahat rahat sporuma mporuma gidecem takılacam öyle... Ya da... geçen seneki halimi unutmuş olup, beni ordan oraya sürükleyecekler, ben de spor yapamadığım için depresyona girecem. Girdikçe daha da girecem. Sonra...

Sonrasını düşünmüyorum ve çenemi kapıyorum.

Emeeen... Hayat bunları düşünmek için fazla kısa.

MUTLU OLUN CANOLAR!

(Şu blogu okuyan kaç tane işsiz cano vardır ki... Gerçi bir tanesini biliyorum. Starts with Cez... Ends with... neyse ortalığa açık etmiyim kendisini. Çok severim kendisini! Bu böyle biline;) )

29 Ağustos 2015 Cumartesi

PEKİ TAKMAMAK KÖTÜ MÜDÜR?

Dün büyük gündü; nam-ı diğer ENDOKRİNOLOJİ GÜNÜydü.

Tipik, hastasını geciktirmeyi seven, ama hastasıyla yüzyüze oturup konuştuğunda dünya sevimlisi olduğu anlaşılan, güleryüzlü bir özel hastane hekimine gittim.

Önce hasta hikayemi sordu. Cevapladım:

'Minik bir travma atlattım ama sonrasında kendimi acımaszıca cezalandırdım. Yaklaşık 1 yıl anoreksiyayla yaşadım. O 1 yılın içinde iyileşme sürecim de var. Tam olarak sağlıklı ve kilo aldırıcı beslenme stilini 3-4 aydır yapıyorum. 6 aydan uzun bir süredir adet görmüyorum.'

Sonra garip ekstrem sorulara geçti:

'Son 1 yıl içinde kırık çıkık geçirdin mi?'

'Bayıldın mı?'

'Tiroit fonksiyonlarında bozukluk oldu mu?'

'Kas güçsüzlüğün oldu mu?'

'...'

Cevapladım: 'Hayır!?!?!'

Açıkladı: 'Kendine ne kadar zarar verdiğini anlamaya çalışıyordum. Kaç kilosun?'

Cevapladım: 'Tartıda 50 kiloyu gördükten sonra tartıyı bıraktım. Görmek de istemiyorum'

Sordu: 'Ama seni tartmak istiyorum?'

Cevapladım: 'Sorun değil. Ama bakmak istemiyorum'

Yorumladı: 'Hiç sorun değil, söylemem. Psikolojin normale döndü mü? Normal gözüküyorsun'

Cevapladım: 'Emin olamıyorum. PTSD atakları yaşıyorum arada. Ama yaşam kalitemi çok da etkilemiyor'

Yorumladı: 'O da geçer ya, takma dert değil...'

Gülümsedim: 'Biliyorum, geçecek'

Tansiyonumu ölçtü: 'Tansiyonun 10'a 6'

Yorumladım: 'Tansiyonum ve nabzım düşük çıkar genelde. Spor yapıyorum.'

Sordu: 'Sporcu musun? Ne sporu yapıyorsun?'

Kaçamaklı cevapladım: 'Koşuyorum...'

Gözlerini açtı: 'KOŞMA!!! YASAK!!!'

Cevaplamadım...

Genel vücut muayenemi yaptı ve yorumladı: 'Her şey gayet iyi gözüküyor. Hadi şimdi seni bir tartalım'

Tarttı: 'ÇOK ZAYIFSIN!!!'

Somurttum: 'Hala mı?..'

Üsteledi: 'Bir doktor olarak söylüyorum. Zayıfsın...'

Sabah spor hocamın, kas kütlemin tam bir sporcuya uygun miktarda olduğunu söylediğini hatırladım. Barfiks çekerken karın kaslarımı kontrol edip: 'Şu an yağ yakıyorsun' demesiyle, benim barfiksten kendimi yere atmam bir olmuştu o sabah. Hocam 'Neden bunu yaptın?' dediğinde, 'Yağ yakmak istemiyorum' demiştim. Hocamın cevabı: 'Sporla iyi yağ yakmazsın kızım, kötü yağ yakarsın, bırak yansınlar. ' olmuştu.

Üzülerek: 'Ya bahsettiğiniz kişinin yağ oranı çok düşükse?' demiştim.

Hocam gözlerime bakıp: 'Kızım... Hasta, yorgun, acı çeken insanı gözünden tanırım. Senin gözlerinde sadece mutluluk ve enerji var. Kendini kısıtlama' demişti.

Yaşını başını almış, tontiş spor hocamın, babamın bana söylemesini istediğim şeyleri söylemesi... Kendimi uzun zamandır bu kadar mutlu ve sorunsuz hissetmemiştim:

'Harika bir baba olduğunuza eminim hocam.'

Hocam: 'Öyleyim. Kızım benim her şeyimdir. Sen de kızıma benziyorsun, o yüzden seni çok sevdim!'

Yeni yeni anlıyorum. Benim sorunum yağ oranı değil. Hipotalamik amenore zımbırtısı hiç değil. Benim sorunum kendimi kısıtlamak.

Ailemi hayal kırıklığına uğratmamak için... Hata yapmamak için kendimi kısıtlamak.

Başarı için, mükemmel olmak için kendimi kısıtlamak...

Hatta öyle bir alışkanlık haline gelmiş ki, bazen sadece kısıtlanmayı özlememek için kendimi kısıtlamak.

Şu an yaşadığım bütün minnak problemlerin, aslında sorun değil; ana sorunumun bir göstergesi olduğunu şimdi anlıyorum.

Endokrinologla o büyük görüşmeyi yaptım, evet. Ama yaptığım o görüşmeden sonra mutlu ya da mutsuz olmadım. Sıradan bir insana yaşadığım bir sağlık sorununu anlatırmışım gibiydi. Dedikleriyse bir kulağımdan girdi, ötekinden çıktı.

Zaman kaybı gibi gelmişti. Ama şimdi düşünüyorum da, belki de zaman kaybı değildi.

Belki de adam haklıydı. Altı üstü PTSD, geçeer gider;)

27 Ağustos 2015 Perşembe

AĞLAMAK HEP KÖTÜ MÜDÜR?

Sevgili günlük,

Okuldaki hocalarla arkadaş oldum. Her biri bana bir zamanlar öğrencileri olduğumu onlara unutturduğumu, beni kardeş gibi gördüklerini söylüyor. Önümde birbirlerini çekiştiriyor, benden yorum bekliyorlar.

Vaktinde dedikodusunu yaptığımız, 'Iyy, yine en iğrenç yerden soru pörtletip heppiciğimizi sınavda yere serecek' dediğimiz muhteşem kadınlarla böyle bir muhabbete girebileceğime asla inanmazdım...

Onlarla yakınlaştıkça, benimle ve özel hayatımla da ilgilenmeye başladılar. Ailemi, erkek arkadaşımı, hobilerimi sorup hakkımda fikir edinmeye çalışıyorlar.

Sanırım yaşıtlarım Bodrum'da Hawai'de denizin güneşin keyfini sürerken, ben niye ısrarla okulda popomu kırıp bilgisayar programlarıyla uğraşıyorum ya da fareleri asıp kesiyorum, bunu merak ediyorlar.

Onlara, 'burada yaptıklarım beni mutlu ediyor' dediğimde, önce anlamsız anlamsız suratıma bakıyorlar. Sonra da 'Çok ilginç, ama doğru söylüyorsun. Bizimle vakit geçirmeye başladığından beri cıvıl cıvıl bir şey oldun.' yorumları yağdırıyorlar.

Ama sanırım, en çok da dış görüntümün günden güne normalleşmesinin, ehem pardon, değişmesinin sebebini çözmeye çalışıyorlar. Bugün sonunda dayanamadılar ve sordular:

'Sen niye o kadar kilo vermiştin? N'olmuştu?'

Kendimden emin bir şekilde, utanmadan, dürüstçe cevaplayabiliyorum:

'Uzun süreçli, ağır bir depresyon atlattım.'

Bunu dedikten sonra gram pişmanlık duymuyorum. Karşımdaki insanın tepkisiyse; takdir, merak ve sevimli bir gülümseme oluyor:

'Nasıl atlattın?'

'Güçlenmeye karar verdim. Güçlendikçe kendimi sevdim. Kendimi sevdikçe de daha da güçlenmeye karar verdim'

Karşımda az evvel tebessüm ve merakla bana nasıl atlattığımı soran kadın, söyleyiş tarzımdan mıdır nedir bilmem, önce tepkisiz kalıyor, sonra gözünden yaş gelmeye başlıyor. Daha sonra kendine hakim olamayıp hüngür hüngür ağlıyor ve bana sarılıyor.

Hayır, bu kadın o bildiğiniz drama queen'lerden biri değil.

Bu kadın harbi bir kadın.

Etrafımda bulunan diğer bütün kadınlar gibi.

Kim demiş ki ağlamak güçsüzlüktür diye?

Güçlüler de ağlar!

Çünkü güçlüler acıyı bilir. Acının üstesinden gelebilmek için mücadele ederken güçlü olurlar.

Haliyle acıdan korkmazlar. Acıyı bastırmaya ihtiyaç duymazlar.

Acı ağlatır arkadaşlar. Bastırılmayan acı hele kesin ağlatır.

Ağlamaktan korkmayan, utanmayan insan güçlüdür.

Ağladığını gizleyen adam, güçsüzdür, adam değildir, çocuktur.

Tuvalete kaçıp ağlayan bir kadın, kadın değildir, çocuktur.

Ağlamaktan korkmuyorum. Ağlayanlardan hiç korkmuyorum. Onlar beni kendime getirdi.

İyi geceler...

26 Ağustos 2015 Çarşamba

YENİ İNSAN=YENİ RENK

Sevgili günlük,

Hatırlar mısın? Sana ilk yazmaya başladığım zamanlarda, üniversitenin spor koordinatörünün gelip beni kısa koşularda yarıştırmak istemesinden ve bu fikirden bayağı bir heyecan duymamdan bahsetmiştim.

O spor hocası son haftalarda tekrar kendini gösterdi.

Çok şey öğretti, hala da öğretiyor.

Tam bir baba gibi.

Ailesini anlatıyor, 'Spor gibisi yoktur, doğru yoldasın' diyor, onu bırak ailemi bırakmak istemediğim için yurtta kalmaktansa her gün köprü trafiği çekmeyi yeğlememi bile akıllıca buluyor.

Her cümlesinden de görmüşlük geçirmişlik akıyor.

Şu son haftalarda kendimi çok daha dinlenmiş hissetmemi sağlıyor.

Acımasızca yorum yapmasını da biliyor, ama kırmadan yapıyor bu yorumları bir şekilde.

Hakkımda yaptığı en sevdiğim yorumsa şu:

'Sporla kendini nasıl zorlayacağını çok iyi biliyorsun, ama sporunu bitirdikten sonra kendini nasıl rahatlatacağını bilmiyorsun; esnemeni düzgün yapamıyorsun. Sanki rahatlamak istemiyorsun'

Koskoca 1 yıl sporu kendimi cezalandırmak için yaptığımı, spor fikrini mazoşist isteklerime kurban ettiğimi söylemeye çekinmiyorum. Her şeyimi ona anlatıyorum. Çünkü o da bana anlatıyor.

YAŞADIKLARINDAN UTANMAMAK KADAR BÜYÜK BİR HAFİFLİK YOK.

Kazandığım her gram yağ hücresinin ağırlık hissini, geçmişimden utanmayı günden güne azaltarak atıyorum.

Sanırım artık utanç mutanç da kalmadı. Önüme gelene anlatabilirim. Ne var? Erken bir orta yaş krizi geçirmişim şunun şurasında. Allah allah...


İyi geceler!


24 Ağustos 2015 Pazartesi

SEVGİ CİDDEN ÖNEMLİ BİR ŞEYMİŞ YAHU...

Çok değil, 1 yıl önce falan; bulunduğum bir ortamda 'sevginin gücü' tarzı konuşam sosyetik teyzelere rastlayınca, 'Ay anladık, mutluluktan Nirvana'ya erişmişsiniz' der, bir yerimle gülerdim. Küçümserdim o teyzeleri ve teyze ruhluları.

Bugün, stajda 30'lu yaşlarda, saygı duyduğum bir abi beni yanına çağırdı. Sevgilisinin yanında olmayışından, kendini yalnız hissedişinden ve etraftaki diğer kızlara bakma ihityacı duyduğundan bahsetti. Sonra da, 'Sadece 1 gecelik bir ilişki yaşasan, sevdiğinin bundan hiç haberi olmasa ve mutlu mesut hayatına devam etse... Bu yanlış mıdır? İhtiyaç duymuşum da yapmışım, kimsenin de kalbi kırılmaz. Bu aldatmak mıdır?' diye sordu. Bana sormuş gibi görünse de, kendini sorguladığı belliydi.

O abiye acıdım. Kendini kandırdığı için acıdım. Sevgiyi bildiğini zannettiği için acıdım.

Sevginin anlamını bilmeseydim, abiye hak verebilirdim. 1 yıl önce o abiyle tanışsaydım, 'Doğru söze ne denir be abi? Millet bağzen fazla felsefe yapıyor' derdim.

1 yılda neler değişiyor...

Katılmadığımı görünce beni ikna çalışmalarına başladı.

Erkek arkadaşımı sevip sevmediğimi sordu. Tüm kalbimle seviyorum, dedim.

22 yaşında bir kızdan beklenmeyecek bir ağırlıkla söylemiş olacağım, alay eder bir edayla, 'Neden senin ona duyduğun şey sevgi de, benim kız arkadaşıma duyduğum şey sevgi değil? Erkek arkadaşın n'aptı da bu KUTSAL HİSsi hakketti?' diye sordu.

'Hayatımı kurtardı.' dedim.

Sevginin gücünü azımsamamak lazım arkadaşlar. Sosyetik teyzeler boşuna sosyetik olmuyor. Ne çekiyorsak sevgisizlikten çekiyoruz. Ya da yeterince sevilmediğimizi hissetmemekten.

Kendini sevmeden olmuyor.

Denedim de konuşuyorum.

OL-MU-YOR...

İyi geceler.

23 Ağustos 2015 Pazar

ENDOKRİNOLOG MU:s

Bugün, dünyanın en sevimli insanlarından biriyle buluşma günümdü. Kızcağız halimi merak ediyor, sordu tabii. Düzeldiğimi düşünüyordu, hala cevabın olumlu olmadığını görünce şöylecene bir soru yöneltti:

'Endokrinologun bu işe ne diyor?'

'Endokrinolog mu? O ne dimek:S'

Endokrinolojiyle ilgili minik bir açıklama yapayım arkadaşlar. Kendisi tıbbın dahiliye bölümünün bir yan dalıdır ve hormonlarla uğraşan bilim dalı olmakla birlikte, mezun olduktan sonra yönelmeyi düşündüğüm meslektir.

Ama nedense hala yüzleşmeye hazır olmadığım bir tabbi alandır.

Korkuyorum yahu...

Kızın beni bi dövmediği eksikti o tepkimden sonra.

Sanırım bana endokrinolog yolları göründü :S

1 gün sonrasından edit: 28 ağustos için aldım randevuyu. Uff kan vermemi istiycek uf olucak...

BELKİ DE İYİLEŞMENİN YOLU İYİLEŞMEK İSTEMEK DEĞİLDİR

Dün annemden özür diledim.
Tüm yıl onlara çektirdiklerim için..
Kendimi suçlamaya devam ettikçe boğulduğumu hissettiğimden onları suçlamayı tercih ettiğim için..
Onları üzdüğüm için...

Annemse, kolumu sıkıp 'Fazlalıklarını sevsinler... Hiç kafana takma kızım, önemli olan mutlu sonlar' dedi.

Kafamdaki sorunsa... Ben mutlu sona ermemiş olabilirim.

İyileşmeyi deli gibi isteyip, istediğimi elde edemedikçe karalar bağlamam nasıl bir nankörlük?

Yaşadığıma, tüm bunları atlattığıma dua etmem gerekirken niye hep daha fazlasını istiyorum?

Belki de 'iyileşmek istiyorum' demeyi bırakana kadar o mutlu sona eremeyeceğim.

15 Ağustos 2015 Cumartesi

AİLEMİN CANINI YAKMAK İSTEMİYORUM

Sevgili günlük,

Bugünün gündemini söylüyorum: 20 YAŞ DİŞİM ÇEKİLDİ!

Koskoca bir mazoşizm yılından sonra, operasyon bana vız geldi tabii ki. Yalnız, operasyon sonrası çekilen o kemik ağrısı yok mu? Offf... İğrenç bir şey. Hala acayip ağrı yapıyor, anestezinin etkisi geçtikçe de ağrı artıyor. (operasyondan 4 saat sonrasından bahsediyorum!)

Açıkçası, ağrı iğrenç bir his olsa da, ağrıdan hoşlanmama duygusu harika bir his. Çok garip bir cümle oldu farkındayım. Şimdi, normal bir insan gibi söyleyeceğim demek istediğimi: Kendime daha fazla acı çektirmek istemiyorum, mazoşist olmak istemiyorum, artık 'normal' sıfatına layığım; bunu bilmek HARİKA BİR DUYGU.

Demin, öğlen yemeğine oturduk ve yemekte en sevdiğim balıklardan biri; levrek vardı. Ağrıya rağmen zar zor da olsa yedim, o derece güzel. Çiğnedikçe artan ağrı yüzünden yiyemediğim ekmeğe bakıp yüzümü buruşturdukça, annemle babamın suratlarında bir gülümseme belirdi:

'Kızım, nasıl güzel bir şey oldun sen... Vallahi nazar değecek! Bu kilo sana çok yakıştı; kendine geldin!'

Buraya kadarı çok iyi. Gerine gerine arkama yaslanıp, minik lokmaları hüptriklemeye devam ettim. Sonra babam konuşmaya devam etti:

'Kendine yaptığın şeylere hala inanamıyorum... Nasıl yaptın... vs vs'

Tüm 1 yıl kendimi suçlamaktan, babamın sarf ettiği cümleleri sürekli iç ses olarak duymaktan nasıl yorulmduğumu hatırladım. Başka da bir işe yaramadı babamın dedikleri.

Hala susmadı...

'Amerika'dan döndüğünde nasıl da şaşkına dönmüştüm... Nasıl üzülmüştüm... vs vs'

Artık babamı susturmak istedim, müdahale olmadan da susmayacağı belliydi:

'Baba... Ben pek öyle hatırlamıyorum.'

Babam: 'Nasıl yani?'

Ben:'Bence konuşmaya gerek yok, sadece düzeldiğime sevinelim'

Annemin hoşuna gitti babama karşı çıkmam; zaten ne zaman babama negatif bir yorumda bulunmaya yeltensem, annemin hoşuna gider: 'Yok kızım, konuş lütfen. (Sırıtmaya devam eder) Devam et. Baban merak ediyor'

Ben: 'Annem bana kilo almamı söylediği halde sen sürekli, hayır böyle çok iyi; çok narin duruyor; aferin kızım, demiştin birkaç kere. O da yetmiyordu, odama gizlice girip bana 'Kilo almana hiç gerek yok, alacaksan 1-2 kilo al, kaslan, ama böyle de çok iyi' diye konuşup duruyordun. Bence pek de üzülmüş değildin'

Babam: 'Ne münase...'

Annem: 'Kız haklı. Aynen öyle yapıyordun. Ben olmasaydım, bu kız asla...'

Annem böbürlendikten sonra da durmadım. Eski, çocuksu kişiliğim duramadı daha doğrusu:

'Annecim, yeter. Hepinizin payı var o durumuma düşmemde. Şimdi susalım. Kendimi suçlamaktan yoruldum'

Babam: 'Çünkü senin o duruma düşmende hiçbir suçun yok... Pehh'

Ben: 'Yok, ben çocuğum. Ben suçsuzum'

Babam: 'Eminim çocuksundur. 18 yaşından sonra çocuk sayılmıyorsun kızım, öğren. Arkadaşlarının suçlarını bize atma.'

Ben: 'Yaşadığım şey Amerika'yla ya da arkadaşlarımla belki ilgili olabilir, belki olmayabilir. Ama kesinlikle çocukluk zamanlarımda aşamadığım şeylerle ilgisi var. Çevresel faktörler yüzünden bu hale geldim, yoksa ne diye kendimi incitmek isteyeyim. Arkadaşlarım çevresel faktörlerden biri evet. Ama unutmayın, ben evcimen bir kızdım hep. Çevremin %90'ı sizdiniz.'

Annemle babam sustu.

Ben sustum.
.
.
.
Ben:'Neyse, tatsız konuşuyorum. Kapatıyorum bu konuyu'

Babam: 'Yok kızım, kapatma. Hatamız neyse söyle, düzeltelim'

Annem: 'Evet kızım, biz hep doğru şeyler yaptığımızı zannediyorduk. Ama mükemmel değiliz demek ki'

Ben: 'Kimse mükemmel değildir annecim. Bu saatten sonra neyi düzelteceksiniz be babacım. Her şey yolunda. Konuşmaya gerek yok. Yaşınızı başınızı almış insanlarsınız, ne dersem diyeyim değişmeyeceksiniz, değişmenizi istediğim de yok. Ben de mükemmel değilim annecim; şu an eskisine göre çok daha olgun olduğumu zannediyorum ama belki de 20 yıl sona yepyeni bir orta yaş krizi beni bekliyor.'

Babam: 'Sen çok iyisin kızım. Hep de seninle iftihar ediyoruz. Gitgide de daha iyiye gidiyorsun.'

Ben: 'Teşekkürler babacım, zaman her şeyin ilacı'


Finito...

Zaman her şeyin ilacı; inşallah şu diş ağrısının da ilacı olur :S

13 Ağustos 2015 Perşembe

KENDİMDEN NEFRET ETMEKTEN KORKUYORUM

'I'm not where I'd like to be just of yet in life, financially, emotionally, spiritually or figure wise. I'd love nothing more than to be able to enjoy my own company, to be more at one with myself, and not be afraid of my own mind. But all I have is right now, and although it's not where I see myself in the future, I'm the healthiest and happiest I've been in a long time. Yes it may not be good enough for some, but its good enough for me at this present moment. My past does not define me, I accept the person I was, and it's made me the person I am. Each and every decision I have made in life I am grateful for, because it has made me the woman I am today. And today is all we have, so no matter where you are at in your life, embrace it.. Because if you're constantly waiting for a better you, you will never actually appreciate yourself for the person you are...ever. Learn to love what you have not what you want to become. Your inner self never changes.. So no matter what clothes you buy, workouts you do or people you see, your inner will remain the same. So feed it with knowledge & love. Because self love is the most powerful and rare emotion one can experience, Once you've found self love, you have found the key to happiness, and once you have that key, you now control this thing of yours called life.'

Yukarıdaki yazıyı, Christie-Lee Swadling adında 18 yaşında bir minnoş yazmış Instagram hesabında. Kimsenin tanıdığını zannetmiyorum bu kızı. O yüzden kısaca bir tanıtayım. Avusturalyalı, esmer tenli sarışın güzellerden. Maalesef ciddi bir anoreksiya mağduru. Yemekle barışabilmek için vegan bir hayat tarzı benimsemiş; günde 5000 kcal'le besleniyor, 'standart sağlıklı' görüntüye sahip her etli butlu kadından daha enerjik haliyle;  ama vegan hayat tarzı yüzünden ne yazık ki görüntüsünde pek bir değişim olmuyor.

Aşırı zayıflığı yüzünden nasıl rahatsız edici yorumlar aldıysa, bunu paylaşma gereksinimi duymuş.

Aşırı zayıflık zor bir şey vesselam. Aşırı zayıflarla yaşamak da zor. Bu zor yaşamdan yeni yeni kurtulan annem, sabah popomu gösterip 'Popo da büyümüş' diyince, kahkaha atıp 'Kurban olun bakiyim o popoya!' diyerek şaplak indirdim kendisine. Annem de yine gülerek: 'Efsane geri döndü!' dedi ve beni uğurladı.

Akşam eve geldiğimde, sabahki 'Kurban olun o popoya' lafımın ne kadar şımarıkça olduğundan yakındılar. Tek çocuk olmanın verdiği şımarıklıkmış. Öyle şeyler söylememeliymişim. Dedikleri bir kulağımdan girdiii bir kulağımdan çıktı. Ama suratlarında gördüğüm manzara... bana küçük bir çocukken de yaptığım en küçük hatada attıkları 'Kendine çeki düzen ver' bakışının aynısını görünce... Makale okuma bahanesiyle odama kaçtım güç bela, annemin yanlarından ayrılmama kızmasına rağmen... Dayanamadım. Odaya kendimi kapatıp, 5 kere derin nefes alıp vermeye ihtiyacım vardı. Aldım verdim. Sonra da içimden tekrarladım: 'Sakın kendinden nefret etme. Sende bir sorun yok... Kimse mükemmel değil... Sakın kendinden nefret etme... Sakın kendine zarar verme... Nefret etme... Zarar verme...'

İşe yaramadı. Ağladım. Sabah yaptığım şımarıkça şakadan dolayı yediğim saçma fırçanın beni ağlattığını zannetmiyorum. Sanırım ben tüm yaşamıma ağladım.

Pek çok insanın sahip olmak isteyeceği nimetlere sahip olduğum halde kendimi öldürmek istememe ağladım.

Nankörlüğüme ağladım.

Kendimi yeterince sevmememe ağladım. 

Kendimi değiştirmek istemememe ağladım.

Ailemin beni hala terbiye etmeye çalışmasına ağladım. Bu saatten sonra değişemem ki... Değişsem bile, değişince iyi olamam ki; denedim gördüm!

Hala onların istedikleri evlat olamadığıma ağladım.

İstedikleri evladın ta kendisi olduğumu sürekli söylemelerine rağmen buna inanmamama ağladım.

Mükemmel olamadığıma ağladım.

Mükemmeliyetçiliğime ağladım.

Kendimi çok seviyorum. Eskiden kendime duyduğum sevgiden daha çok seviyorum kendimi.

Ama sanırım kendimi daha çok sevmeye ihtiyacım var.

Şu Avusturalyalı kızı gerçekten takdir ediyorum, gülümsemesi hiç eksik kalmıyor. Nasıl da pozitif, nasıl da saf... Asla onun kadar güçlü olamadım, inşallah bir gün olurum.


12 Ağustos 2015 Çarşamba

ANAA YOUTUBE'A BİYOGRAFİMİ KOYMUŞLAR B))))



Binge&Purge olayını duymuş olanlar vardır.

Anoreksiklerin çok başına gelen bir şey bu.

Uzun süre yemekten kendilerini kısıtladıklarında, içlerindeki normal insan bir anda çığlık atmaya başlar kurtulmak umuduyla.

Anoreksiyanın zayıf anıyla çakıştığında bu çığlık, anoreksik psikopatımız bir anda kendini saçma sapan abur cuburlara dadanırken bulur. Normal bir insanken yediği miktarın belki de 10 katını yer 5 dakika içinde. Bu kısma kadar olanın adı 'binge' oloor.

Sonra da anoreksiya'nın sesini tekrar duymaya başlar ve kendini suçlar. Yediklerinden ve günahından kendini arındırmaya çalışır. Bu kısmının adıysa 'purge' oloor.

Asıl tehlikeli olan kısım purge kısmı. Kimi bunu kusarak yapar; anoreksiya yetmezken bir de bulimia'yla uğraşmak zorunda kalır. Kimileri laksatif kullanır, sindirim sistemlerinin içine eder.

Benim gibi kusma fobisi olan ve üzerinde tıbbi operasyonlar uygulamayı reddeden sağlık takıntılı tıpçı anoreksik psikopatlar da... Aşırı sporla purge olayını gerçekleştirir.

Video'daki kız gerçekten benim 1 yıl boyunca kurtulmaya çalıştığım anoreksiyam.

İşin korkunç kısmı ne biliyonuz mu? Filmin altındaki yorumlarda insanlar bu video'yu 'sağlıklı yaşam ve spor' modeli olarak gördüklerini söylemiş.

Yeme ve fiziksel aktivitedeki sınırlarımız ne ara bu kadar sağlıksız oldu dünyaca?

Kim yaptı la bunu bize??

11 Ağustos 2015 Salı

BU BLOGA YAZACAK PEK BİR ŞEY BULAMIYORUM ARTIK

Sevgili hipotalamik amenore günlüğüm,

Annemin bana 'Kızım bir tartılsana... Eskisi gibi görünüyorsun, sankiğ popon biraz fazla büyümüş. Kilon iyi çıkarsa yemeğe bu kadar abanma artık' diyeli ve benim ona 'Adet olana kadar hastalığım tam geçmiş saymıyorum; o zamana kadar canımın istediği her şeyi yiycem. Hafif kilolu olmak pahasına yapıcam bunu, karışmayın' cevabını vereli 3-4 gün oldu.

Hala +1800 kcal beslenip beslenmediğimi kontrol etmek için iphone'umdaki app'i kullanıyorum. Ama sanırım artık kendimi onunla kontrol etmeme gerek kalmadı, açıkçası gün içinde yediğim her bişeyi telefona girmek bazen canımı sıkıyor. Girdiğimde de 2000 küsür kalorilerde çıkıyor yediklerim. Ve tatlıyla açığı kapatmadan tamamlıyorum bu kalori miktarını, etle pilavla falan.

Eskiden 2 saat koşsam terlemezdim, şimdi koşu bandına çıkışımın ilk 5 dakikasında sular sellere dönüyor ortalık.

Sivilce çıkarmaya başladım.

Sanırım baldırlarım yürüdükçe sallanmaya başladı. Ama bunu sorun etmiyorum.

Bugün istatistik hocam dişçi randevum olduğunu öğrendiğinde, yeni yeni toparlamış vücudumun gerilemesinden korktu sanırım, 'aman beslenmene dikkat et' diyerek kollarımı gösterdi. Kadın vücut geliştirme uzmanı, kollarım da sanırım hala ince. En azından benim gibi sürekli kas çalışan biri için. Hala barfiks çekemiyorum doğru düzgün. Ama şınavlarımı bir erkek gibi düzgün çekebilmeye başladım. Burnum yere değiyor. Art arda 10 kere yapıyorum ama düzgün oluyor.

Bugünü kardio günü ilan etmiştim. 7 km koştum. Koşu sonrasında kendimi gıdım kötü hissetmedim.

Fizyolojik sorunumu bilen bir arkadaşımla buluştuğumda, bana görüntümün çok fit olduğunu, 1-2 kiloyu sağlığım için almam gerektiğini söyledi. İçimde, 'Seni kıskanıyor ondan böyle diyor', 'Hiç de bile, tam tersi kilo ver ya da kilonu koru' vs. tarzı şeytani şeyler söyleyen anoreksik kızdan eser yoktu. Kilo kontrolü için henüz erken olduğunun farkındayım. İyiliğim için bunu söylediğini biliyorum. Artık insanlar beslenmeme veya görüntüme laf ettiklerinde alınmıyorum.

Hastalığımı adet görene kadar atlatmış sayılmam diye düşünüyordum.

Sanırım yanılmışım. Anoreksiyayı yendiğime kendimi inandırmak için tuvalette kan görmeye veya tartıda değişim görmeye ihtiyacım yok.

Ben o hastalığı çok pis yendim.

Ve dürüst olmak gerekirse...

Sana artık ne yazabilirim, bilmiyorum.

Anoreksiyaymış, ortoreksiyaymış, amenoreymiş...

Şu aralar hepsi hayatımda o kadar minik yer kaplıyor ki...

İyi geceler!

9 Ağustos 2015 Pazar

YUVARLAK HATLARMIŞ, KASLI KADINMIŞ, KEMİK YIĞINIYMIŞ, PEHH...

Annemle babam her güne şükrederek uyanmaya başladı, eski mutlu aile tablomuza dönmek bu dünyadaki her şeye bedel gerçekten.

Annem habire bana bakıp, 'Ne güzel bir kızım var' demeden edemiyor. 'Kolların çok güzel olmuş... Ayh benim kızım ne de güzel göt göbek olmuşşş... Bırak kızım sana şişman desinler, başkalarını boşver!..' tarzı yorumlar yapıyor, her günün ritüeli oldu bu.

En güzeliyse, kilo aldığıma dair yorumlar gerçekten beni mutlu ediyor, içimde 'O aldığın kiloları derhal geri veriyorsun, spor salonuna marş marş' diyen anoreksik kızın sesinden eser kalmadı.

Kendimi seviyorum.

Her zamankinden daha güzel, daha güçlü, daha enerjik, daha sağlıklı olmak... İstediğim şey bu.

Her konuda annemle anlaşıyoruz, ama güç konusunda sanırım çelişiyoruz.

Sabah, Marilyn Monroe'nun şu ünlü etek uçuşturduğu kült filmini izliyorduk: The Seven Year Itch

Ve anneciğimden günün sinir bozucu yorumu hemencecik geldi: Ayy ne güzel yuvarlak hatlı kadın... Ben böyle seviyorum işte, kadın dediğin yuvarlak olacak.

Annem bu şekilde kadını överken, ben kadının bambaşka şeylerine takıldım: 'Aptalım, kullanılmaya hazırım, bak ne kadar seksi pozlar veriyorum, aranıyorum, gel beni kullan vücudumu' diyen bakışlar, bu bakışları seksi kılmaya çalışan ses tonu, güçsüz ve minik bir figür, minik figüre rağmen yer yer korse giymeyi ihmal etmemesi...

Bunların hepsi, 'Kendi başına hayatını sürdüremeyecek ihtiyaç sahibi kadın' modeli çiziyor. Annemin öve öve bitiremediği kadın modeli bu.

Kimle konuşsam konu Marilyn Monroe'ya geldiğinde, tarihin en kadın figürü algısı oluyor karşımdakinde. Benim içinse kadınlığın yüz karası. Marilyn Monroe'dan nefret ediyor değilim. Hayat hikayesini okumuştum küçükken, o zaman anlam verememiştim yaşadıklarına. Sadece ünlü ve güzel algılanan görüntüsü yüzünden imrenmiştim ona. Şimdi sadece, üzülüyorum. O kadına üzülüyorum, ama Marilyn Monroe fikrinden nefret ediyorum.

Hayır, ben bir feminİST değilim. Hiçbir şeyin İST'liğini kendime yakıştırmıyorum.

Sadece güçlü olmak istiyorum. Bavullarımı kendim taşıyabilmek, tırmanmam gerektiğinde kendimi kaldırabilmek, kimsenin yardımına ihtiyaç duymadan. İşin sonunda yalnız olduğumu gördüm zaten, beni seven bir elin parmaklarından az sayıda kişi olduğunu fark ettim. Kimseyi suçladığım yok, hayatın gerçeği bu. Sorun değil. Gerçekten yardıma ihtiyaç duyduğum bu yılda da bana yardım eli uzatan bir tek onlar vardı zaten. Onlardan yardım istemek için vücudumun 'Yardıma ihtiyacım var' diyen bir imaj çizmesine de gerek yok, minik bir 'yardım' diye fısıldasam hemen yanımda bitmeye hazırlar. Durum buyken niye kendimi minik ama yağ torbası, aptal ama seksi yapayım ki?

İhtiyaç sahibi görüntümden çok sıkıldım. Denedim gördüm, beğenmedim.

Yuvarlak hatlara gelince... Her vücut tipi kabuldür arkadaşlar. Kimileri genleri gereği ektomorftur, kaslanmakta zorlanır; kemik torbası olur n'aparsa yapsın. Şanslı genleri olanlar dengeli bir vücuda sahiptir; spor yaparsa atletik olur, yapmazsa yuvarlak olur. Bir de metabolik sendrom çeken endomorflar vardır ki, sevimli güzellerimizdir; sağlıklı yiyip spor yaparlarsa atlet olurlar, günaha girip alkole dadanırlarsa dombilik ama mutlu olurlar. Bunların hiçbiri çirkin değil, çirkinlik de güzellik de duruşumuzda. Duruşunuzu düzeltin anacım. Pilates yapın bale yapın yoga yapın. Ama şu duruşunuza bir çeki düzen verin yahu!

Haydin eyi geceler...


8 Ağustos 2015 Cumartesi

SHITTT BEN KISIRIM

Annemler, 'Yeter artık popon Nicki Minaj kadar oldu nerdeyse, abanma şu yemeklere' demeye başladı.

Ama hala %100 vücut fonksiyonlarım yerine gelmiş değil.

Nerede yanlış yaptığımı bilmiyorum.

Belki de yanlış yapmıyorumdur. Olması gereken budur.

Ama şu ana kadar yaşadığı tüm hayatını, ileride sahip olmak istediği bebeğin gurur duyacağı bir anne olmak üzere planlamış biri olarak, sinirlerim bozuk olduğunda kaderci yaklaşımımdan azıcık sapmıyor değilim. 'Her işte bir hayır vardır' felsefesini bir kenara bırakıp, 'Bu ceza biraz ağır değil mi?' diye sorgulayasım geliyor boşluğu.

Bugün de, kuaföre gidip biraz kafa dinleyeyim derken kucağıma verdikleri minnak bebeğe baktığımda, aynı sorgulamalar geçti içimden. Sonra da dayanamayıp gözlerim doldu. Kuaför anlam veremediğinde, 'Duygulandım, aşırı sevimli bir şey değil mi?' diye gülümsemeye çalıştım, ama beceremiyorum işte ağlamayı saklamayı kendimi bildim bileli... Gülümserken ağladım, ağlarken gülümsedim.

Belki de sadece mutluluktan ağlamışımdır, bilmiyorum...

İnsanlar neler atlatıyor... Ben niye bunu takıyorum ki kafaya?

Sanırım ben şımarığım... Ya da nankörüm...

Ne zaman ağlamayı kesicem?

6 Ağustos 2015 Perşembe

NORMALLİK=EN GÜZELİ

Olabileceğim en güzel halimdeyim. (Hayır, hala endokrinolojik terimiyle hipotalamik amenore hastalığımın üstesinden gelmiş değilim. Belki de hiç gelemeyeceğim, ama kimin umrunda? İnsanların başlarında ne hastalıklar, ne kıtlıklar var... Benim böyle minik bir problemi baş tacı yapmam sadece şımarıklık olur)

Olabileceğim en güzel halimdeyim, çünkü NORMALİM!

Hatta o kadar normalim ki, L beni artık kaldıramıyor (L biraz minyondur). Sonra da gururuna yediremeyip, 'Spor yapmaktan bacağımı incittim, topallıyorum. Ondan... YANİ SENİ KALDIRABİLİRİM DE... KALDIRIP YÜRÜYEMEM...OFF TAMAM TAMAM YA KABUL EDİYORUM, ŞİŞMİŞSİN!...YA SEN GÜNDE KAÇ MAGNUM YEDİN? YA SEN NAPTIN?!?!?!)

Belki normal olmayabilirim aslında. Normal bir kız böyle bir durumla karşılaştığında diyete başlardı, benimse ağır olmak hoşuma gitmeye başladı. İltifatmış gibi!

Kilolarca alışveriş yapıp, gıdım kas ağrısı çekmemek mi desem, evde ağır iş yapılması gerektiğinde direkt yardımıma muhtaç kalınması mı desem... İnsanların benimle ortaokul çocuğuymuşum gibi değil de, eskisi gibi olgun bir bireymişimcesine karşılarına alıp dertlerini anlatmaları mı desem...

AĞIR OLMAK HARİKA BİR DUYGU!
GÜÇ=MUTLULUK
NORMALLİK=GÜZELLİK


Bu koca seneyi, 22 yıllık OLGUN ÇOCUK halimden biraz emekliliğe ayrılma senesi ilan etmiş olayım kısaca. Ama ne biliyonuz mu?

BEN OLGUN ÇOCUK OLMAYI ÖZLEMİŞİM!

Ortamın Güzin Abla'sı olmak çok sinirimi bozardı, meğer ne kadar değerli bir erdemmiş...

SEVİYORUM LEYN KENDİMİ!!!!

(Bir anket uygulamıştım kendime özgüvenimi sorgulamak için. Healthy narcissist çıkmıştım. Acaba o sonucu mu sorgulasam... Unhealthy narcissist çıkar mıyım bir daha yapsam o testi? İstemiyorum yaa. Neden mi istemiyorum? Çünkü SAĞLIK=HER ŞEY! )

Koşuyu haftada 1-2'ye indirdim bu arada. Kas çalışmasını da haftada 3 gibi yapıyorum. Depar mepar olayına da hafta 2-3'ten fazla kasmıyorum. Ne gerek var ya... Gücüm kuvvetim yerinde. Maratonculuğu kim n'apsın?

3 Ağustos 2015 Pazartesi

ANNEMİ MUTLU GÖRMEK... DÜNYALARA BEDEL!

Anniğimle bugün uzun zamandır ertelediğimiz ana-kız dişçi randevumuza gittik (SONUNDAAA!!! Hocadan sarı kart yemek, ehemmm pardon... 'Zorunlu izin' yemek... gerçekten olması gereken bir şeymiş!)

Gitmişkene, 1 yıldır doğru düzgün yapamadığımız bir şey yaptık: Bedenimi düşünmeksizin alışveriş!

Annemi, 'Bu kıza bunu verirsem büyük gelir mi...' korkusu olmaksızın bana giymem için bir şey uzattığını görmeyeli bayağı bir olmuş. NASIL DA ÖZLEMİŞİM?!

Bu arada... Evet, 36 bedeni doldurabilmeyi de özlemişim. Bunu söyleyebileceğim gerçekten aklıma gelmezdi. Ama öyle!

2 Ağustos 2015 Pazar

MONTAIGNE KALBİME DOKUNDUN!

'How problematic to have both a body and a mind, for the former stands in almost monstrous contrast to the latter's dignity and intelligence...'

Bugünkü okuduğum denemenin favori cümlesi buydu.

Vücuda canavar, akla da asalet diyordu yazı.

Aklımı seveyim, aklımı!

BEDEN İMAJ BOZUKLUĞUNUN TEDAVİSİ

Şimdi fark ediyorum.

Anoreksiya Nervosa denilen şu illet küçüklüğümden beri bende vardı.

Hep besili, sağlıklı bir bebektim; bahsetmişimdir (hekim anne babanın çocuğu olmanın kıyağı diyelim). Benim yanımda, bebekken geçirdiği birtakım hastalıkların sebep olduğu iştahsızlıklara yenik düşüp sonraki çocukluk dönemlerini güçsüz ve zayıf geçiren minnoş kızların yanında kazulet gibi algılanmamdan da.

Diğerlerinden daha uzundum. Boy sırasında hep en arkaya düşerdim. NEFRET EDERDİM!

Diğerlerinden daha iriydim, yaşıtım erkekler benden korkardı. Onların açamadığı kapıları açar; beni kızdırdıklarında kapıldığım adrenalin duygusuyla depar atıp heppiciğini yakalayabilirdim. KORKUTAN BİR KIZ OLMAK BENİM İÇİN UTANÇTI.

İlk ciddi kilo kaybımı OKS denen liseye giriş sınavına çalışırken yaşamıştım. Annemler beni, sadece hırslı ve aşırı çalışkan öğrencilerin kazanabildiği butik dershanemsi bir yere vermişlerdi o sıralarda. Her ne kadar o butik dershaneye girebilecek kapasitede çalışkanlığım olsa da, asla YETERLİ olamamıştım. Geri kalıyordum oradaki hırs ortamından. BAŞARISIZDIM. MUTSUZDUM.

İkinci ciddi kilo kaybımı lise 2'de yaşamıştım. Lise 1'de bir çocuğa abayı yakmıştım o zamanlar. Platonikti. Çocuk da sıradan biriydi. Hani her kızın yazdığı, havalı, komik, her kıza yavşayıp içlerinden seçim yapan, sıradan kendi halinde tiplerden... Çocuğa sanırım fazla belli etmiştim platonik duygularımı; diğer pek çok kıza yaptığı gibi hafiften umut veren tavırlarla, kimi zaman fazlasıyla sıcakkanlı olsa da, çoğu zaman kayıtsız ifadeleri dışında hiçbir cevap alamamıştım. İlk platonik aşkım platonik kalmıştı. Önceki kilo kaybımda nasıl akademik alanda beklentilerimi karşılayamadıysam, bu kez de romantizmde istediğimi alamamıştım. BAŞARISIZDIM. MUTSUZDUM.

Son kilo kaybım en ciddi ve uzun süren, son 1 yıl içinde yaşadığım ve en hayati sonuçlarla kendini gösteren, hayatımın geri kalanı boyunca unutmak istediğim deneyimdi denebilir. Amerika'ya staja gittiğimde başlamıştı. Laboratuarında çalıştığım profesör tipik, ego yapmış, ağzına geleni söyleyen bir Türk kadınıydı. En büyük başarılarımda bana küçük iltifatlar eder, minik hatalarımda bana ZAMAN KAYBI olduğumu söyler dururdu. İltifatlar değil, ZAMAN KAYBI sıfatı kulağımda çınladı durdu Amerika'da geçirdiğim 2.5 ay boyunca. BAŞARISIZDIM, MUTSUZDUM. Tanıştığım, abayı yaktığım, bu kez platonik olmayan, ama bana inanılmaz bir şekilde kendimi değersiz hissettiren bir çocukla tanıştım. Daha önce platonikten öteye geçememiş abayı yakma deneyiminden de kötü etkiledi beni DEĞERSİZ hissetmek. BAŞARISIZDIM, MUTSUZDUM. O da yetmedi, Türkiye'ye geri döndüğümde, gitgide benliğimi mahveden başarısızlık sendromuna dayanamayan arkadaşlarım tarafından terk edilmiştim. BAŞARISIZDIM, MUTSUZDUM. Hissettiğim bunca BAŞARISIZLIK, MUTSUZLUK vakasından sonra... Daha fazla söze gerek yok, ÇÖKTÜM!

Bunca zaman, beden imajıma takma sebebim, vücudumun çirkin olduğunu düşünmem değildi. Altında yatan başarısızlık KORKUSU, UTANCI, NEFRETİYDİ. Tıpkı küçükken boy sırasında en arkaya düşerken, erkekleri korkuturken hissettiklerim gibi...

Psikologların 'Hadi şimdi çocukluğunuza inelim' olayı yalan değil arkadaşlar, bizzat yaşadım ve biliyorum. İnsan depresyondayken, olgunluğu da depresyona gidiyor. ÇOCUK OLUYORUZ, KÜÇÜLÜYORUZ.

Çöküşüm sürecinde 3 kez 'BAŞARISIZDIM, MUTSUZDUM' vakası yaşadım. 3 merdiven indim kabaca. Benliğimi geri kazanmak için çıkmam gereken 3 merdiven... İlk basamağımı L ile tanıştığımda geri çıkabildim. Onunla ilk tanışmamızda bana dünya güzeli olduğumu söylediği gün... Zekamı övdüğü başka bir gün... BAŞARILIYDIM, MUTLUYDUM. İkinci basamağımı, yarı maratonu vücuduma hiç hasar vermeden, iyi de bir dereceyle bitirdiğimde çıktım. Beraber maratona katıldığım arkadaş, bana: 'Sana sağlıksız olduğunu, sporu bırakman gerektiğini, çok zayıf olduğunu söyleyen insanlar; senin demin yaptığın koşunun yarısını bile yapamazdı' demişti. O an, bana ve beden imajıma söylenen kırıcı sözlere asla kulak asmamam gerektiğini anlamıştım. YARI MARATON KOŞMUŞTUM. BAŞARILIYDIM, MUTLUYDUM!

3. basamağı ne zaman çıktığımdan emin değilim. Benzer başarıyı Nike'ın 5K'lık minik, kadınlara özel koşusunda bitirdiğim derecede hissetmiştim. Ama o gerçekten bir başarı mıydı, yoksa basit bir mutluluk muydu, emin değilim. Belki de o basamağı hala çıkmamışımdır.

Ama bildiğim tek bir şey varsa... O da şu an BAŞARILIYIM, MUTLUYUM.

Uzunca bir süre de, beni başarısız hissettirecek herhangi bir şey düşünmek, öylesi bir ortama girmek... İSTEMİYORUM.

Başlıkta söz ettiğim hastalığın tek tedavisi var: BAŞARI

İyi geceler;)

1 Ağustos 2015 Cumartesi

THE HAPPIEST LIFE IS TO BE WITHOUT THOUGHT-SOPHOCLES

Staj yaptığım yerden 1-2 haftalığına kovuldum!

Çok yorulmuşum, dinlenmeliymişim...

Başta kovulma fikri acayip sinirimi bozmuştu; ama şimdi dışarı hiçbir sorumluluk düşünmeden çıkmaya, evdeki mutfağı kirletmeye zaman bulmaya, babişimle satranç oynayıp illa ki kendisine yenilmeye ve sonrasında zırlamaya zaman buldukça... Tatil iyi bir şeymiş be!

Fark ettim de... Eylül 2013'ten beri yaptığım tatil günü sayısı (hafta sonları ve belirli günleri saymazsak...): 9 gün!!!

İşsizim ya, lisedeki İngilizce kitaplarından birine ilişti gözüm... Accık okuyim dedim. Bu sözle karşılaştım.

Hakkaten, mutlu olmak için belki de hiç düşünmemek gerekiyor.

Bense aylarca sorunlarıma isim koymayı ve en doğru isimleri bulmak için sorunlarımı irdelemeyi kendime hobi edinmiştim...

İyileşmesinin tek çaresi mutluluk olan birinin yapmaması gereken belki de ilk şey...

DÜŞÜNMÜYORUZ EFENİM. YENİ REÇETE;)

31 Temmuz 2015 Cuma

KALINTILARDAN DA KURTULDUM MUYDU TAMAMDIR

Artık normal bir insanım (hala hipotalamik amenoreden çekiyorum, o konuyu dışlayalım). Kimse bana onu ye bunu ye ısrar etmiyor.

Ama her anneyi bilirsiniz, çocuklarını beslemeyi çok severler.

Karpuzu çok sevmem, her seferinde de anacım şu yaz aylarında karpuz kesip koca koca tabaklara doldurmazsa o gün günah gün olur, deftere yazılır.

Annem demin o huylarından birini yapıp, kocaman tabağa karpuz doldurmuş bir halde odama attı kendini. Kendisine 5 kez 'Karpuz istemiyo canım' diye bağırdığım halde. Şişmişim, demin de yemek yemişim. Zorlayarak yiyorum hep getirdiğinde ama bu sefer karnım da ağrıyor. Yapamam yani...

Kendimi yine kötü hissettim.

İyileşmemdeki son aşamam,ısrarla verilen ikramı reddettiğimde kendimi kötü hissetmediğim zaman olacak herhalde...

27 Temmuz 2015 Pazartesi

ANOREKSİYA NERVOZA: HASTALIK AKILDA MI, BEYİNDE Mİ, VÜCUTTA MI?

Anoreksiya bir zihniyet hastalığıdır. Zihniyet değiştiğinde o hastalık bitmiştir.

Anoreksiyanın üstesinden gelmiş insanlara, geçirdikleri böylesi psikolojik travma yüzünden fiziksel görüntülerinde hastalığın bıraktığı birtakım değişimin (zayıflık, güçsüzlük vb), sürekli yüzlerine vurulması acımasızdır, aptallıktır, belki de kıskançlıktır.

Bugün 'Pro-ana websiteleri' adı altında, insanlara 'thinspiration' adı altında sürekli kilo vermeyi özendiren yasal online linklerin varlığını keşfettim. Belki de onlardı benim geçirdiğim kısa dönemli hastalığımda en büyük rollerden birini oynayan. İnternet bu ne de olsa, spam diye bindirbir çeşit saçma sapan şeyleri açıp duruyorlar (kabul ediyorum, en popüler spam'lerden biri değildir belki pro-anorexia spamleri, porno siteleri dururken... Ama yine de varlıklarını inkar edemezsinir, edebilemezsiniz, ETMEZSİNİZ)




Video'daki kızı gerçekten anlayabiliyorum. Çocuk yaşına rağmen böylesi çeldirici patolojik bir hayat tarzından caymayı başarabilmesi müthiş bir başarı. Ben belki de yapamazdım. Bir de altında yaptıkları, kızın şimdiki fiziğine yönelik yorumları görüyorum. Gerçekten o youtube hesaplarının kimlere ait olduklarını bulup üzerlerinde, öğrendiğim minnak box derslerini uygulayasım geliyor.

Olay dış görüntü değil. Olay iç görüntü. İçimizde hissettiğimiz çirkin ve sağlıksız görüntü. Anlayabiliyonuz mu?

Aylardır iç görüntümü düzeltmeme rağmen dışarıda kalan minik kalıntılar yüzünden saçma sapan yorumlar duymaktan bıktım artık. Allahtan dünkü akraba ziyaretinde halden anlayan bir yenge vardı da, sülaleme hakkımda olumlu bir geribildirim verdi ve insanlar sustu.

Tüm bu iyileşme süreci içinde, olan hep bana ve zavallı aileme (özellikle kulağına gelen her şeyi kafaya takan anacığıma) oldu. Anacığım belki de benden daha da fena psikopata bağladı.

Her yazımda sürekli kendimi sorguladım, 'ben iyileştim mi? Yoksa iyileşme fazında mıyım hala? Yoksa olduğum yerde sayıyor muyum?' diye. Hastalığımın bittiğinden nasıl emin oldum biliyonuz mu?

Anacığım bugün tabağıma sağlıklı yemekleri doldurdu, evde kalan hamur işi misafir yemekleriniyse babama şutladı.

İşte o zaman anladım.

Annemin bize belirlediği tipik aile menümüz bu şekildedir normalde. Annem az yer, ben sağlıklı yerim, babamsa gönlüne göre yer (malum, erkeğin kalbine giden yol midesinden geçer annemin nazarında).

Eski hayatımıza döndük. Sonunda.

Artık haftalarımı puanlandırmaktan vazgeçiyorum. Benim için her gün başarılı. Her gün mutlu.

Bu bloga yazmayı keseceğim anlamına gelmiyor bu.

Belki de o anlama geliyordur, bilmiyorum.

İyi gecelerrrr:))

26 Temmuz 2015 Pazar

'ELALEM NE DER' OLAYINDAN SIKILDIM

Sabah annemlerle keyifli bir kahvaltı sohbeti ettik. Kuzenimin minikliğindeki yaramazlıklarıydı konu. Annem çok eğlenerek anlatır kuzenimi ve afacanlığını. Ancak bazen yanlış kişilere anlattığını düşünür. Yengem gibi. Ona iyi niyetle kuzenimin minnaklığını anlattığında, yengem bunu tüm sülaleye evire çevire kendi dilinden anlatınca biraz yanlış anlaşılmalar mı ne olmuş, benim şimdiki 2.10 m'lik izbandot sessiz sakin kuzenim de kendini rezil hissetmiş, o yüzden teyzem de annemi haşat etmiş kuzenimin küçüklük anılarını ulu orta paylaştığı için.

Bir insanın çocukluğu neden utanç konusu olur ki? Adı üstünde, çocukluk. Hata yapmanın en temiz zamanı değil mi?


Bu akşam da en büyük kuzenim çocukları ve eşiyle gelecek. Beni en son 5-6 yıl önce mi ne görmüşlerdi.

Sorun şurada. Normal ve sağlıklı bir fiziğim var, ama 5-6 yıl öncesine göre hala inceyim. Biraz daha... Hatta bence aynı gibiyim ama anneme göre değilim.

Sanırım annem bu durumu akrabalara göstermekten pek de hoşnut değil.

Bana normalde herkesin çok yakıştırdığı puantiyeli bir elbise giydim. 'Seni ince göstermeyen bir şey giy. Şimdi laf ederler.' dedi annem. Sanırım biraz üzüldüğümü fark etmiş olacak, 'iyi tamam bu da güzel.' diye düzeltip kaçtı gitti.

Allahtan öğleyin L'den birkaç iltifat almıştım da, bugün kendimi hilkat garibesi gibi hissetmiyorum.

Ama ne yalan söyliyim, o dakikalarda biraz gözlerim dolmadı değil.

Ne zaman atlatıcam ben bunları?

Eskiden insanlar bana 'Ne kadar incesin, biraz kilo al, bu bel ne öyle?!' dediğinde bunu hoş bir iltifat olarak algılardım.

Tekrar öyle algılayabilmek istiyorum.

Sinir oldum ya... Tüm Türkiye'nin derdi 'Savaşa mı girdik' sorunsalıyken ben niye hala dış görüntüme yapılan yorumlarla uğraşıyorum ki? Böyle biri değildim ben!..

25 Temmuz 2015 Cumartesi

HAFTA RAPORU

Kural 1 değerlendirmesi: Max 20 dakikalık kardio, 20 dakikanın üzerinde geçen kardio günlerinde geçirdiğin oran kadar kas çalışmasından kıs. Haftada max 5 kere gym'e git.
   -Kardio yapmaya bayılıyorum ne yalan söyliyim. O yüzden eski yaptığım kardioyu spor salonunda geçirdiğim zaman boyunca 3'e bölerek devam ettiriyorum. İlk 2 kardiom 10-13 dakika kadar falan sürüyo. Son kardio yaklaşık 5 dakika oluyor. Deparı son kardioya bırakıyorum. Her kardio arasında 15-20 dakikalık kas çalışması serpiştiriyorum.
   -Sonuç: 1 haftada irileştim ve güçlendim. Sporu yormayan bir forma sokmanın payı vardır kesin bunda, ama muhtemelen kendime eklediğim yeni carb-treat'lerinin de yardımı olmuştur. (Yaptığım kahvaltının ağırlığına veya açlık durumuma bakmaksızın spor sonrası ya 1 kase tam yağlı yoğurt ya da whey protein içerikli protein bar indiregandilemek gibi)
   -Bu hafta 4 kez kas+kardio, 1 kez de kardio için gittim gym'e. Bugün güya L ile Maçka Parkı'nda hafif tempo koşacaktık; 'koşmayalım yaaa hissedilen sıcaklık 40 derece, ölürüz' diyip yan çizen ve planı sinemada pineklemeceye iteleyen bendim.
   -Bu maddeden kendime +1 puan veriyorum.

Kural 2 değerlendirmesi: El emeğiyse sana verilen ikramı ye.
   -Daha demin anacığım yaptığı Mardin'e has sembuseği hüptrikledim, gece yarısı olmasına ve aç hissetmememe bakmaksızın. Ve biliyonuz mu? Harikaydı!
   -Fazla söze gerek yok: +1 ;)

Kural 3 değerlendirmesi: Her güne 1 Magnum
   -Magnum'dan sıkıldım yahu. O maddeyi her güne 1 güllaç olarak değiştirdim.
   -Güllaçlara puanım 10 üzerinden 10, kendime de +1 !!!


Hafta boyu aldığım yorumlar:

   Anacığım: 'Şimdi bakıyorum da... Kızım, seni resmen yeniden kazandık. Aramıza hoşgeldin!'
   Babacığım: 'Akıllı kızım benim. Yağ oranın umrumda bile değil. Ne yalan söyliyim, böyleyken de ayrı bir hoşsun. Ama kendin için en doğru olanı yaptığını gördükçe gurur duyuyorum senle.'
   L: 'Aşkım, sen irileştikçe bir tatlı oluyorsun yhaaa!'
   Jinekolog: 'Muayeneden gördüğüm kadarıyla endişelenir bir durumun yok. Ama n'aparsan yap 50 kilonun altına inme. Devam;) '


Sonuç: Bu haftanın puanı BAŞARILI!!!

22 Temmuz 2015 Çarşamba

KENDİNDEN EMİN OLMAK NİYE BU KADAR ZOR?

Dün işim yoktu, bir kadın doğumdan randevu alayım da fikir edineyim dedim. Düşündüğümden daha kolaymış aileden bağımsız bir başka doktordan randevu almak.

Sağ olsun doktor beni rahatlatacak bir yığın şey söyledi, çok iyi geldi bana.

Durumumun iyiye gittiğini bilmek güzel. Tabii kendimi kandırıp kandırmadığımı bilmiyorum, belki de durumum sadece kötüye gitmiyordur da olduğu yerde sayıyordur.

Yine de kötüye gitmesinden daha iyi her şekilde diyip içimi rahatlatmak istiyorum.

Ama bugün kafamı kurcalayan iki şey oldu. 'Ben hala kendimi mi kandırıyorum? Hala iyileşemedim mi? O yüzden mi sonuç alamıyorum?' diye sorgulamalar yaşattı bana o küçük günlük detaylar.

İlki L ile yaptığım telefon konuşmasıydı. Haberlere kızmış, ülkeden gitmek istiyormuş. Yurtdışını düşünmeliymişim. Benim dışarıda olan haksızlıklara karşı soğukkanlılığım, kayıtsızlığım onu sinir ediyormuş. Haklı L! Etrafımda bunca insan isyanlardayken, ben niye bu kadar sessizim ki?

Türkiye'nin gündemi berbat haberlerle sarsılıyor malum. Bundan iki yıl önce, o haberlerle kolayca gaza gelip, isyan etmek için bahane arayan yaşıtım güruha katılmak için can atan, 'Hött otur oturduğun yerde bakiyim, dünyayı sen mi kurtaracan?!' diyen ana babaya yenik düşünce de, Twitter'da saçma sapan asi yazılar paylaşarak aldığı retweet ve favori sayısına göre kendisiyle gurur duyan, kısacası işsiz güçsüz ama mutlu bir üniversiteliydim. İki yıl önceki halim şimdi olsaydı, yine kolayca gaza gelir, ülkenin iğrençliğinden yakınır, ölenlerimize ağlar, Twitter'ın açılma-kapanmasına küfreder, minik espritüel dokundurmacalarımı facebook'ta orada burada paylaşır; içten içe kendimle gurur duymamı sağlayan kendim için büyük, dünya için anlamsız bir yığın şeylerle meşgul olurdum.

Ama öyle olamıyorum bu aralar. Okuduğum haberler, etrafımda olanlar... Beni ırgalayamıyor. Eskiden gözlerimi ağlamaktan kör edebilecek ölüm manşetleri, bir kulağımdan girip öteki kulağımdan çıkıyor.

Aklım hala atlatmaya çalıştığım yorucu koca bir senede. Unutamıyorum. Kendime yaptığım şeyleri unutamıyorum. Yaptığım şeylerden dolayı duyduğum vicdan azabını, o vicdan azabını unutmak için kendime yapmaya yeltendiğim daha da kötü şeyleri...

Ben hala kendimi suçluyor muyum?

İkinci şey de annemin öylesine ağzından kaçırdığı bir cümleyle oldu.

Annişkom eve mutlu geldi. Yeni aldığı cicilerden birini giymiş işe bugün, pek de yakışmış. Aynada kendine baktı... 'ayyy, ne güzel olmuuuş! 1-2 kilo versem daha da güzel olacak' dedi. Ben de: 'Olacak annik olacak, sabıııır... Yavaş yavaş' diye gülümsedim annişime. Annişim yüzünü bana çevirdi, sevinerek beni süzdü ve: 'Ayyy çok mutluyum. Sonunda her şey rayına oturdu! Baban mutlu, ben mutlu, sen de iyisin artık çok şükür! Ben 1-2 kilo versem, babişin 2-3 verse... Sen 1-2 kilo alsan... Ohh, her şey müthiş!'

Daha sevimli bir anektot olabilir mi az evvel yazdığım şeyden? Kızına mutlu mesut hoplaya zıplaya içindekileri döken tatlı bir anne tablosu!..

Normal bir insan böyle düşünür di mi?

Ama ben hala 'Sen 1-2 kilo alsan...' cümlesini duyduğum an hissettiğim hüzünde kaldım. O cümleyi duyduğumda midem bulanıyor hala.

Kim böyle bir cümleyi duymaktan nefret eder ki?

'İstediğin kadar tatlı ye, ohh hayat sana güzel' tarzı bir şeyle eşdeğer tutar normal bir psikoloji böyle bir cümleyi.

Ben niye üzülüyorum?

Beni daha da üzen şeyse... Ben niye hala kendimle uğraşıp duruyorum? Küçüklüğümden beri hep analiz yeteneğimi överdi hocalarım. Ama her şeyin fazlası zarar değil mi? Kendi analizimi bu kadar yapmam sağlıklı mı?

Ben sağlıklı mıyım?..

19 Temmuz 2015 Pazar

BAĞIMLIYDIM VE SUÇUM YOK!

Artık psikolojik olarak tamamen iyileştiğime inanıyorum. Kilo almam gerektiğini biliyorum, bunun için ekstra bir uğraşım yok... Ama GERÇEKTEN dikkat etmiyorum. Canımın istediği her şeyi, istediğim zaman yiyebiliyorum. Hem de beni düzeltmeye çalışan sinir bozucu 'Dal şuna... Kilo alman gerek unutma...' anacan sesini umursamadan... Sadece zevk almak için yapıyorum. Yaptıktan sonra da, sırf koşacak enerjim olduğu için koşmuyorum. Yapacak başka bir işim yoksa, kendimi mutlu etmek için minik hoplamalı zıplamalı yürüyüşler yapıyorum en fazla. Haftada 1-2 depar attığım da oluyor. Ama koşu yeteneğimi kaybetmediğime kendimi inandırmak için.

O korkutucu pseudo-recovery fazını aşmak kadar mutlu edici bir şey yokmuş!

Spor bağımlısıydım. Aylarca bitmeyen bu bağımlılık yüzünden kendimi suçlayıp durdum. Spor yapmadığımda mutsuz oluyordum. Spor yapacak en küçük imkanı bulduğumda mutsuzluğumu unutmak için daha çok spor yapıyordum... Sonrasında da niye bu kadar çok spor yaptığımı düşünüp daha da mutsuz oluyordum. Daha da mutsuz oldukça... Daha da spor yapıyordum.

KISIR DÖNGÜ!

Bir insanın girebileceği en tehlikeli süreçlerden biri kısır döngüdür. İnsan fark etmeden yiyip bitirir onu...

Bağımlılığımı nihayet atlattım. Üstüne giderek değil... Hırs yaparak hiç değil! Bunları da denemiştim ama işe yaramıyor maalesef...

Mutlu olmak asıl ilaç. CeHaPe'li gelecekten umutlu ve sinir bozucu derecede sevindirik teyzeler gibi gelecek kulağa L'nin düşüncesiyle. Ama başka bir açıklaması yok... Mutlu olmadan o bağımlılıktan vazgeçemiyorsun.

İnsan vücudu bu. Sürekli haz peşinde. Diğer bir deyişle mutluluk peşinde. Mutluluk kaynağını hayatından bulamayınca da, kendine yalancı bir mutluluk yaratmak zorunda kalıyor. Ama hiçbir şeyin taklidi gerçeğini tutmaz malum. O yalancı mutluluk kaynağı, gerçeğiyle yer değiştirmedikçe, insanın hayatında yoğunluğunu ve sıklığını artırarak devam ediyor. Adı da bağımlılık oluyor!

Zeki, hiçbir şeyin felsefesine inmeden gününü gün eden cool okurlar rastlarsa bu yazıya... Bilimsel açıklaması da aşağıdaki linkte geliyorrr, hazır olunuz :p

http://www.huffingtonpost.com/johann-hari/the-real-cause-of-addicti_b_6506936.html

Pis koydum mu?? Evet evet, pis koydum!

BLOG BAŞLIĞINA SADIK KALIP GÜNLÜK TUTALIM ACCIK!

Sevgili günlük,

Dün anacığımın hastanedeki nöbet günüydü (evet, bayram bayram nöbet tutuyor annem hobi olarak). Haliyle kadın kalkmış sabahın 7'sinde, heppiciğimize protein deposu bir kahvaltı hazırlamış. Bizi uyandırmamak için parmak ucunda tin tin hazırlanmaya konmuş.

Ama yok grelinmiş, yok peptit yy'ymiş, efenime söyliyim leptin eksikliğiymiş, yağ azlığıymış... Derkene, bizim emekli anoreksiğimizin uykusu pamuk ipliğine bağlı bir hassasiyette vesselam. Haliyle kızımız tin tin ayak seslerinden bir tanesini horoz öttürmesi olarak algılayıp 7.30'ta gözleri odasındaki beyaz tavanlara dikmişti.

Neyse, babiğin de erken uyanası tutmuş, annem gitmeden hüptrik proteinlerimizi depolayıp nöbetçi mağdurumuzu yolladık. Normalde nöbet günlerinde babik anniğe eşlik eder. Bugün etmeyesi geldi. Onun yerine evde benimle TV yayın akışına kapılası tuttu.

'Pfff... Baba yaaa... Bi gitsene yaa... Koşacam benn:S' düşünceleri kafamda uçuşurken, bir süre sonra babikle karşı karşıya güneş dolu bir odada oturmanın da koşmak kadar zevkli olduğunu fark edip o düşünceyi uzaklaştırdım kendimden.

12.00 gibi programa uyup erkek arkadaşımla ananesinin evine aile yemeğine yolladık. Kadıncaaz donatmış masayı vallahi. Annesiyle de tanıştım L'nin. Nasıl sevimli bir kadın anlatamam. Arkadaş niyetine koy karşına çene çal hani!

Biraz sitelerinde yürüyüş, az biraz havuzda yüzmece yaptıktan sonra L beni eve geri götürdü.

Döndüğümüzde saat 7'ye geliyordu. Anacım da nöbetini yeni bitirmiş zati. Biraz çene çaldıktan sonra, emekli anoreksiğimizin grelin hormonları azmış olacak... 'Anneee, o elmalar yıkanmış mıı... Ya da şu kirazlar?... Acıkmadınız mı?... YEMEK Mİ YESEEEEK?' diye homurdanmaya başladı.

Ama ortada birtakım sorunlar silsilesi vardı:
-L, kendini yaza hazırlamakla uğraştığı için, benim kurtulmaya çalıştığım sağlık takıntılı bir besin düzeni+spor bağımlılığı'nı kendine huy edinmeye çalışıyordu. Bu uğraşı gereği, akşam akşam güzel bir ziyafet üzerine bayram yemekleri indiregandilemek caiz değil, hatta haram, hatta ve hatta şirk koşmakla birebirdi Allah katında.

-Anacım tatilde aldığı kiloları geri vermeye uğraştığı katı bir diyete sokmuştu kendini. 'Acıktım' kelimesiyle başlattığım her cümle, şu aralar onda 'Kızım düzeldi' mutluluğunun yanı sıra, pasif agresif tavırlara yol açıyordu.

-Babacım da bir pseudo-diet dönemine koymuştu kendini. Uzun zamandır evde yalnız kalmamış, anacığımın nöbetinden faydalanıp, 1 şişe koca Merlot'u bitirmiş olmanın keyifli vicdan azabını yaşıyordu.

Herkes bana pis pis bakadursun, bayram soframız hazırlandı ;)

Sonrasında L ile tatlı bir dede sporu yapıp (nam-ı diğer: yürüyüş)... Günümü bitirdim.

Sevgilerle...

Emekli anoreksik...




17 Temmuz 2015 Cuma

KİLO TAKINTIMDAN NASIL VAZGEÇTİM?

Aslında vazgeçmedim. Sadece uzlaşmayı öğrendim.

Pek çok insanın ortak sorunudur kilo takıntısı. Dış görüntüyü çok önemseyen bir ırk insan ırkı malum. Millet de şu Victoria's Secret meleklerini izleye izleye zayıflık aşığı olmuş. N'apalım? Kilomuza takmayalım da n'apalım ha???

Hele ki, çocuğunu saray mensuplarına özenerek büyütmeye çalışan bir orta sınıf aileden geliyorsak, bu takıntıya nasıl yenik düşmeyelim?

Kendimden örnek vereyim:

3 yaşından beri bale yapmaya özendirirdi annemler beni. Yapım hep kaslı ve esnek olduğu için yeteneğim de vardı, severdim de dans etmeyi. Ama annem beni çok güzel beslemiş n'apiyim? Gocumandım. Güçlü ve gocuman. Bale hocalarım da hep beni bir kenara çekip: 'Çok yeteneklisin, bizim stüdyoda devam etmeni çok isteriz. Ama biraz kilo ver...' der dururdu.

Bunu 5-6 yaşlarında minnak bir kız çocuğuna söylediklerini hayal edin.

Sonra büyüdüm, boy attım. İnce belli, basenli, tipik bir Türk kızı oldum. Kimilerince 'manken gibi', kimilerince 'koca götlü', kimilerince 'güçlü'ydüm. Ama illa bir sıfatım vardı. Bana söylenmeyen tek sıfat: 'zayıf' idi. Ve nedense etrafta imrenilen kızlar hep 'zayıf' olan kızlar olurlardı. Bilek güreşinde herkese yenilen, bir şey taşımak için hep yardıma ihtiyaç duyan kızlar.

İmrenilmeyi kim istemez?

Zayıf olmak istedim. Kabul ediyorum, hep aklımın bir köşesinde bir merak konusuydu zayıf olmak. Ama gerçekten zayıf olmak, benim gibi güçlü yapıda biri için kolay mıydı?

Hayır... Hiç değildi...

Ciddi bir motivasyona ihtiyacım vardı.

Bir değil, 5 değil, 10 değil... Bol bol motivasyona ihtiyacım vardı hatta.

Bol bol motivasyon kotamı nihayet doldurdum.

1 yıl, kendini kaldırmak için bile yardıma ihtiyaç duyan o zayıf kızlar kafilesine girdim.

BAŞARDIM!

Ve ne biliyonuz mu...

Sıkıldım!

İnsanlardan yardım almak güzel bir şey. Ama sevdiklerinizden yardım almak daha da güzel bir şey...

Hele ki en sevdiğinizden!

Bu dönemimde çok ders aldım. Aldığım en mühim ders ise şuydu: 'Seni en çok sen seversin!'

Fark ettim ki, en çok hoşuma giden yardım, benliğimden gelen yardımmış.

Çok da bullshit yapmak istemiyorum. Kıssadan hissemi veriyorum: Kendine yetmek harika bir şey. (Evet, yazının sırf bu kısmı, bundan önceki koca romanımı özetliyor. Nihahahahaha. Kandırdııııımm)

Tartılmaktan vazgeçtim. Kendimi iyi hissettiğim sürece de tartılmayı pek düşünmüyorum. Şu aralar anacığıma söz verdim 2 haftada bir tartılacağıma dair. Bir tek onu yaparım. O da belki...

Ama günlük aldığım kaloriye dikkat ediyorum.

Benim gibi 50 kg ağırlığında ve aktif (haftada ortalama 5 kez spor yapan) biri için kilo vermemek adına minimum günlük kalori alımı: 110 lbs (50 kg'ın pound karşılığı) * 14=1560 ile 110*16=1760 imiş. (Buradaki 14 ve 16, kilo kontrolü için gereken katsayı oranı). Yani benim kilo vermemek için ortalama her gün 1800+ kalori tüketmem gerekiyor. Şimdilik kendime koyduğum hedef de bu zaten. Son derece yapılabilir bir şey olsa gerek;)

İyi gecelerr:))

VÜCUT YAĞ ORANININ İÇİNE ETMEDEN 6-PACK YAPMAK İSTEYENLERE: GÖBEK VAKUMLAMAK

Yanlış anlamayın, gidip de liposuction kuyruklarında heba olun demiyorum.

Sadece benimle aynı hataya düşmeyin, karnınızda baklava görmek istiyorsanız vücut yağ oranınızı %5-6'lara indirmek gibi acımasız yöntemlerin alternatifi olarak bu yeni 'kas çalışma' tipini öneriyorum.

'Stomach vacuum' İngilizce'si oluyor. Gerçekten karın kaslarını çalıştırıyor ve rectus'lara çok iyi geliyor.

Buyrunuz:

EID AL-FITR!

Kendime bayram gibi mutlu haberlerim var.

Bu hafta, kendime koyduğum kurallara neredeyse tamamen uydum. Artık her haftamı 3 puan üzerinden değerlendirmeye karar verdim. 3 puana başarılı, 2'ye eh işte, 2'nin altına zayıf puan diyeceğim.

Haftamı şu şekilde özetleyeyim:

-Kardiyo ile ilgili 2 alt maddem vardı:
     -Kardiyoyu bu hafta 4 kez yaptım. Bugün bayram ne de olsa. Aileme ve sevdiklerime ayırmaya karar verdim bugünü o sebeple. Yarın vakit bulabilirsem koşarım biraz. Onu da belki yaparım, belki yapmam. Ama kas çalışmayı düşünmüyorum bu hafta daha fazla. Kendime maksimum haftada 5 kardiyo demiştim. O yüzden bu maddeden kendime +1 veriyorum :))

     -Yaptığım kardiyoların 4'ünü max 20 dakika, 1'ini 20 dakikanın üzerinde tutacağımı söylemiştim. Kardiyolarımı bu hafta 25 dakika olarak yaptım. Neden bilmiyorum. 20 dakikaya da indireceğim günler gelecek elbette ama. O yüzden bu konuda kendime -1 puan veriyorum.

-Bana verilen el emeği tüm ikramları kabul ettim. Hatta bugün annemden ekstra tabak bile istedim. (N'apiyim? Kadın çok güzel yapmış!) Bu maddeden kendime +1 veriyorum:))

-'Her güne 1 Magnum' kuralına uydum. Sadece 1 gün Magnum yerine Cornetto alasım geldi. Ehh, ikisi de Algida'nın; kardeşler... O maddeden de kendime +1 veriyorum.

Şimdiiii istatistiklere geçelim:
-Kardiyo: 0
-Yemek:1
-Tatlı:1

-Bu haftanın puanı 0+1+1=2=eh işte!


Ben bu hipotalamik amenore'yi yeneceğim ya! (Demin anacımdan güllaç istedim. Bu haftaya 'başarılı' mı desem? Neyse hade hade... Azıcık notu kıt hoca modunda oliyim, daha karizmatik oluyomuş o tip hocalar;) )


Dakikalar sonrasından edit: Annem bana ikinci güllacı isteyip istemeyeceğimi sordu. Benden cevap: 'Yok yaa... Çok da abartmiyim...' Bu hala iyileşemedim mi demek:S Ama yok yaa, kadın gocuman güllaç koymuş yani, şiştim sonrasında da... Neyse amaaan çok da düşünmeye gerek yok.


He bu arada iyi bayramlar;)


Grelin'miş...Peptit YY'ymiş... Bana ne yaa... Düzelin leyn:S

Stajını yaptığım yerdeki araştırma projemi belirlemek için makale okumakla kafayı bozdum bu aralar. Geçirdiğim süreçten dolayı Google'da elim hipotalamik amenore'ye gitmeden edemiyor.

Başlıktaki iki antipatik isimleri olan hormonla karşılaştım araştırma esnasında.

Grelin, midemizden salgılanan ve bize 'Acıktın, git buzdolabına bişiler ye' diyen hormonmuş. Nam-ı diğer: oreksijenik, yani 'ye babam ye' hormonu.

Peptit YY ise onun zıttı, yani bize doygunluk hissi verdiren hormonmuş. Nam-diğer:anoreksijenik, yani 'allah doyursun lan bi dur' hormonu.

Anoreksiya nervoza vakalarında vücut, dengesini bozmamak ve kendisine yemek yemesinin gerekliliğini hatırlarmak için grelin hormonu düzeyini artırırmış. Ancak, psikolojik sebepten doğan yemekten soğuma hissi aynı zamanda Peptit YY'yi de harekete geçirdiği için grelin hormonu yetersiz kalırmış.

Yetersiz kaldıkça grelin salınımı artar, ona reaktif olarak da peptit yy oranı coşarmış.

Peki... Vücudu maruz bıraktığımız bu 'ye babam ye' ve 'allah doyursun lan bi dur' hormonları arasındaki savaş esnasında bize n'oluyor?

İki hormonun da üreme sistemi üzerinde yan etkileri varmış maalesef. Peptit YY, rahmimizin her ay geçirmesi gerektiği östrus siklusunu baskılayan bir hormonmuş iştah kapama özelliğinin yanı sıra. Grelin ise, östrus siklusu sırasında östrojenin ihtiyaç duyduğu LH hormonunu önleyen, bu sebeple siklusu kısırlaştıran bir hormonmuş.

Normal bir kiloya ulaşsan da, bu hormonların tekrar dengeye girmesi zor oluyormuş vesselam.

'Shitttt... Nalet olsun... Ben n'aptım kendime:S' diye saçma sapan odamda 4 dönerken kendim ve benle başbaşa kaldım ve sorgulamaya başladım: 

'İyi de... Bende iştahsızlık yok ki! Tam tersi normal yaşıtım bir kızdan daha çok yediğimi düşünüyorum (Post-anoreksiya nervoza vakalarında çok sık görülen bir şeymiş aşırı iştah... Acaba neden?). Yav... Grelin'im mi yüksek yani?!?!?!'

(Emekli anoreksiğimiz sağ eliyle çenesini kaşımaya başlar)

'Ay ben bu durumu biraz irdeliyzeeeaaağğğm'

(Emekli anoreksiğimiz beynine kan gitsin diye beleşe bulduğu yoga derslerinde gördüğü gibi amuda kalkmaya çalışır, beceremez)

'Ahaa! Ampul yandıııı! O zaman ben grelin'imi düşüriyim... Yupiiii Toryum'u bulduuum'

Biraz okuyunca öğrendim ki, grelin kan şekeri düştükçe salınan bir hormonmuş. Yani normal bir insanın 3-4 saatte bir acıkıp halsiz düştüğünü varsayarsak... Grelin 3-4 saatte bir yükseliyor.

Ben spor yaptığım günlerde özellikle 2-3 saatte bir acıkıyorum. Acıkma hissimden 1-2 saat sonrasına genelde yemek yiyecek imkan bulabiliyorum. O 1-2 saatte grelin muhtemelen bana yapacağını yapıyor...

Şimdilik, kendime 'En az 3 saatte 1 ağzına bir şeyler at' kanunu getirdim.

Grelin! Git başımdan grelin!!!! İsminde bile meymenet yok :S

13 Temmuz 2015 Pazartesi

DAHA AZ SPOR YAP, DAHA KALORİLİ YE...

Çok zordur sağlık çalışanlarından bu tür bir reçete almak...

Zor olanı başardığım için kendimle gurur duyuyorum (Desem de inanmayın...)

Hayatının büyük bir kısmını, büyük basenlerinden dolayı alay konusu olarak geçirmiş birisiyim...

Hayır, hiçbir zaman vücut kütle endeksim normal sınırların dışına çıkmadı (Son 1 yılı saymazsak...)

Zaman zaman yaşlı amcalardan teyzelerden ' Ah kızım, ne kadar zayıfsın, biraz kilo al ' lafını duymuşluğum vardır geçmişimde. He bir de bunları duyduğum dönemlerle 'Ay JLo popoluuuu, o kıçı taşırken kaç kalori harcıyosooooğn?' şakalarının çakıştığı dönemlerim de olmuştur. (Vücut konusunu insanlar neden takar... Niye sevdiğimizi iddia ettiğimiz insanların sinirlerini bozmak istediğimizde direkt göbişlerine memişlerine saldırırız bilmem! O hataları ben de yaptım, kabul ediyorum. Ama özellikle şu aralar kendime uyguladığım psikolojik+fizyolojik terapi sürecinde insanlara bu şekilde takılasım gelmiyor içimden... Normal bir durum herhalde)

Tüm o saçma vücut kompleksli yorumlara rağmen hiçbir dönemimde iştahımdan ödün veren biri olmadım. Yemek benim için asla korku unsuru olmazdı.

Bazen hayat döngüsünde bir şeyler yaşarsınız minik... Sonra o yaşadığınız şey, normal stresli hayatınıza fazla gelir, yaptığınız hatalardan kendinizi sorumlu tutar ve patlarsınız ya? Bende de iştahsızlıkla patlak verdi işte o vicdan azabı!

Ne zaman uyandım biliyor musunuz?

Vücut kütle endeksimin 16'lara düştüğünü gördüğümde değil...

Yediğim kocaman pastayı 'Zaten zayıfsın, yerin var' mantalitesiyle değil de suçluluk duygusuyla indiregandi yaptıktan sonra kendimi saatlerce spor salonunda koşmaya adadığımda da uyanmadım...

Arkadaşlarımdan adım adım uzaklaştığımda da olmadı o uyanış... Tam tersine, 'Zaten gereksizlerdi' diyip daha da içime kapandım. İçim, 'ölene kadar kahve iç, spor yap, aç kal, spor yaparken kahve iç, kahve içerken aç kal... Öl, ölme ama öl' diyen şeytani sesten başka bir şey değildi... Ama seviyordum o şeytani sesi. Belki de nefret ediyordum. Ama nefret etmeyi seviyordum. İçimden nefret etmek... Kendimden nefret etmek! Nasıl bir hazdı...

Annemle babamın bir gün zorla beni tartıya çıkarıp, annemin hüngür hüngür ağladığı o gün de uyanmadım. Kilo almam gerektiğini o gün kabullenmişti içimdeki şeytani ses ama... 'Tamam, 2 kilo al. Anan baban mutlu olsun. Sonra onlara çaktırmadan geri verirsin' diyordu.

Yalancıktan kilo almayı kabul ettiğim süreçte, muhteşem bir insanla tanıştım. Bana, insanların belki daha önce hiç başıma gelmediği kadar yargılayıcı gözlerle baktığı o güçsüz dönemimde: 'Nasıl boş kalabildin ya? Dünyanın en güzel kızısın!' dedi ilk buluşmamızda. Dünyanın en güzel kızı değildim biliyorum (çünkü bütün kızlar dünyanın en güzel kızıdır, yoksa kusura bakmayın mütevazi takılamayazaam, ÇOK GÜZELİM BEEE), ama o gün dünyanın en mutlu kızıydım. Birkaç hafta öncesinde altımda duran tartıya bakıp ağlayan anneciğim, özene bezene hazırlamıştı beni o buluşmaya. 'Dünya güzeli' olduğumu söylemişti o da beni yollamadan.

O gün, sürekli duyduğum 'Çok zayıfsın... Bu kollarla nasıl yaşayabiliyorsun?' laflarını duymaz olduğum ender günlerden biri olmuştu. Ama hayır, uyanmamıştım...

Ben ne zaman uyandım biliyor musunuz?

Bilmiyorsunuz tabi...

Dürüst olucam, ben de bilmiyorum!

Belki de hala uyanmamışımdır? (Dedi ve Magnum'undan bir ısırık aldı)

12 Temmuz 2015 Pazar

VERDİĞİM YENİ SÖZLER...

'Kendi emeğiyle yapmışsa, sana bir şey ikram edenin ikramını ye!' cümlesi kendime verdiğim sözlerden biriydi bu kilo alma maratonu sürecinde...

Tahmin ettiğimden daha zormuş uymak vallaha bu kurala :S

Hele ki aşırı cömert bir ailenin öğle yemeğine gidip porsiyonlarca yemek üstüne dilim dilim pasta tatlı yedikten sonra bir de evde ana baba zoruyla yemek yemesi...

Ahh ah!

Kilo almaya çabalamak neden bir insanı mutsuz eder ki?

Tatlıları ilaç niyetine yemekten daha keyifli bir şey olabilir mi bu dünyada?

Neden kötü hissettiriyor?

...